Büyüt Küçült

KILDAN İNCE, KILIÇTAN KESKİNCE... SIRAT ÖYKÜLERİ... Ali Kırkar-www.tiyatrom.com

İnsan, tarihin hem öznesi hem nesnesidir. Felsefeciler, “hem nesnel hem öznel olabilen tek varlık insandır.” yargısına, bu saptamayı da içeren binlerce bulguyla ulaşmış olsalar gerek. Yazı boyunca bu saptamaya birkaç kez daha döneceğiz. Öncelikle tiyatro tarihimize doğru aktarılması gereken bir durumdan söz edelim: Ekonomik kriz yüzünden özel tiyatrolar kapanır veya dar kadrolu, ticari işlere yönelirken amatör ahlakla yetişmiş -kendilerini yetiştirmiş demek daha doğru- gençler, tiyatromuza nefes aldırıyor. Yılların profesyonelleri, tiyatro yapamazken bu genç insanlar, kendi olanaklarını yaratarak yollarına devam ediyorlar.Özel tiyatrolar gibi kaybetmekten korktukları şeyleri yok. Tiyatro Boğaziçi, Altıdan Sonra Tiyatro, İTÜ Mezunlar Sahnesi, Seyyar Sahne... Aslında kendi tarihleriyle birlikte tiyatro tarihimizi de yazıyorlar... Seyyar Sahne’nin oyunu SIRAT ÖYKÜLERİ’i, öyle anlaşılıyor ki ekip çalışmasıyla yaratılmış ve yine ekipten biri olan Kerem Eksen tarafından yazılmış. Oyunun en belirgin özelliği, alıştığımız genelgeçer oyun yapısından farklı oluşu. Batı tiyatrosunun dramatik kurgu bütünlüğü bu oyunda yok. Görmeye alıştığımız gibi Geleneksel Türk tiyatrosu biçimleri ile modern tiyatro olanaklarının harmanlanması da yok oyunda. Üstelik bundan özellikle uzak durulmuş. Oyun, belli ki bir ilk örnek olma iddiası ile yeni anlatım biçimleri denemek çabasının ürünü. Deneysel yaklaşım, arkasına Doğu toplumlarının ritüellerini de alarak yeni bir söylence peşinde oyun boyunca. Sıra gecesi, meddah, ortaoyunu, köyseyirlik oyunları karışımı bir sahne ve sahneleme düzeni içinde, Antik Yunan tragedyalarının lanetlenmiş bilicileri adeta kıssa anlatmaktalar. “İster inanın, ister inanmayın...” Sırat Ovası’nın verimli topraklarında yaşayan iki komşu iki toplum, büyük bir savaşa tutuşur. Bu savaştan sadece iki kişi sağ çıkar. Bunlar –belki- birbirlerinin çocuklarını öldürmüş iki kadındır. Issızlığın ortasında iki kişidirler. “Tanrılar” onlara, olup biteni de unutturmuştur. Öncesizlik ve sonrasızlık arasında ne yapacaklarını bilemeyen kadınlar, Üstad ve Katip ile karşılaşırlar. Üstad, doğadan bilgiyi devşirir; Katip, yazıya geçer. Her şeyi bilen Üstad, bu iki kadının geleceği konusunda bir şey söyleyebilecek midir?! Oyun, bir büyük kara kaplı kitaptan kıssa okunarak başlıyor. Aynı kitaba Katip, Üstad’ın söylediklerini yazıyor. Böylelikle yazınımızın başındaki özne-nesne vurgusuna dönülüyor. Üstad, bilgiyi yaratıyor, Katip ise üstadına hayran onu koruma ve kayıt altına alıyor. Ancak Üstad’ın fenomenleri bağlayışı, akıl yürütmeleriyle elde ettiği şey nedir? Kadınlara her şeyi unutturup onları yeni doğmuş iki insan gibi karşı karşıya getiren “tanrıların” yerine ne koyalım? Bu ve benzeri birkaç durumda ne anlayacağı tamamen seyircinin kendisine bırakılmış. Bu durum, oyununun geneline hakim olan kapalı söylemle birleşerek seyirciyi birbiriyle çelişen çıkarımlara götürüyor.“İster inanın, ister inanmayın...” sözünün açtığı kapılardan giriyoruz ama o kadar... Kıssa anlatılmış ama hisse için gerekli ipuçları yetersiz... Oyunda bir bitmemişlik duygusu hakim. Bu durumu anlatılan çelişkilerin sürüyor oluşuyla açıklamak pek mümkün değil. Seyirci karşına çıkan her gösterinin söylediği şeyler – uyumsuz metinlerin bile- anlattığı derli toplu bir serüven vardır. Oyuncuların kafasında belki yerli yerine oturmuş olan simgeler, seyirciye sanıldığı oranda ulaşmıyor. Koronun çoksesli oynadığı bölümler çok güzel ve etkili. Çalgıların seçiminden uygulamaya, ezgilerin temalarına kadar müzik, “başka şekilde olamazdı” dedirtiyor. Görünüşteki gerekçeleri ister din, isterse başka şeyler olsun, savaşların nedeni ”paylaşım”dır. Belki bugünlerde tekrar tekrar bunu vurgulamak, bunu göstermek gerek. Buna sebep olan da bundan şikayetçi olan da insan... İyi seyirler...