Seyyar Sahne | www.seyyarsahne.com
 
 
   


E-Posta Duyuru
Isim
E-Posta


Sayfa Gösterimi:
228073


 

Basından

Seyyar Sahne ve Erdem Şenocak - 01.01.2010
(Röportajı yapan: Gülay ÇITAK
Kaynak: www.tiyatrom.com)
Facebook'ta Paylaş


Seyyar Sahne, İTÜ ve Boğaziçi Üniversitesi’nde, öğrencilik yılları boyunca ‘amatör tiyatro’ yapmış bir grup tiyatro gönüllüsünün mezuniyet sonrası da tiyatro yapmaya devam etme arzusuyla, bir araya gelerek oluşturduğu bir topluluk.

İçerisinde öğrencilik yıllarında ‘’İTÜ Sahnesi’’tiyatro topluluğunda pek çok oyunda görev almış, mezun olduktan sonra da tiyatroya devam etme kararı alarak, 2000 yılının Temmuz ayında “İTÜ Mezunlar Tiyatrosu Girişimi” adıyla çalışan gönüllüler ve yine Boğaziçi Üniversitesi’nde öğrencilik yılları süresince tiyatroyla yoğun olarak ilgilenip, mezun olduktan sonra tiyatroya devam etmenin yollarını arayan dört amatör tiyatrocu var.

Bu iki tiyatro yapma kararlısı ekip, 2001 yılının Mart ayında bir araya geliyor ve Seyyar Sahne adıyla, Moliere'in bir komedi klasiğini, Gülünç Kibarlar eserini sahnelemeye başlıyorlar. Ardından 2002 yılında topluluk tüm oyuncuların vurmalılarla sahnedeki oyuna eşlik ettiği, tragedya çalışmalarından metin-sahne-ritm çalışmalarına evrilen özgün bir kurgu niteliğindeki Sırat Öyküleri’yle yoluna devam ediyor. 2003-2004 sezonunda topluluğun kendi ürünü olan Dünyanın En Güzel Hikâyesi adlı tek perdelik oyunla, 2004-2005 sezonunda ise Molière, Büchner, Shakespeare, Calvino gibi yazarların metinlerinden hareketle yapılan oyunculuk çalışmaları sonrası, Macbeth ile seyircisiyle buluşuyor Seyyar Sahne. Aynı dönem topluluk, Michel Foucault ve arkadaşlarının 19. yüzyılda Fransa’da işlenmiş bir aile cinayetiyle ilgili hazırladıkları bir derlemeden hareketle çalışmalar yapmaya başlıyor ve ortaya Ben Pierre Rivière adlı tek kişilik gösteri çıkıyor. 2006 yazında, İTÜ Mezunlar Tiyatrosu gruplarının da katılımıyla daha güçlü bir kadroya sahip oluyorlar. 2007 Mayıs’nda, kurulduğundan bu yana sürekli yeni arayışlar ve denemeler yapan ekip, bedensel ve vokal kullanıma dair yeni olanakların araştırıldığı, yeni ifade biçimlerinin denendiği, Tevrat'taki metinlerden ve serbest doğaçlamalardan hareketle sahneleme çalışmalarının yapıldığı bir yaz kampı sonrasında ‘’Vaiz’’ adlı gösteri ve Mesnevi gibi tiyatro dışı bir metnin üzerine yapılan araştırma ve çalışılmalarla da 2008 de ‘’Kuşlar Meclisi’’ adlı oyunla yoluna devam ediyor.

Ve 2009 sezonuna geldiğimizde Seyyar Sahne’yi Oğuz Atay'ın Tehlikeli Oyunlar adlı romanını tiyatro oyunu olarak başarılı bir uyarlama ile sahnelerken görüyoruz. Sürekli olarak "soyu tükenen sanat" muamelesi gören, "eğlencelik" olmakla "müzelik" olmak seçenekleri arasında bırakılan tiyatro sanatının birçok zorluğa rağmen dinamik bir faaliyet olarak sürdürülebileceği düşüncesi ile yola çıkan Seyyar Sahne, böyle bir dinamizmin “tiyatro sanatını yaşatabilmek” adına değil, her seferinde kendini doğalmış gibi kabul ettirmeyi başaran “gündelik hayatın” akışında ufak tefek de olsa sızıntılara yol açabilmek adına sağlanması gerektiğine inanıyor ve gerek sanatsal ve düşünsel üretimde, gerekse siyasette yaratıcı yaklaşımların öncelikle “gündelik” gibi görünen hayata biraz olsun yadırgayarak bakabilmekle mümkün olacağını düşünüyor. Topluluk bu düşünceler ışığında, son oyunları ‘’Tehlikeli Oyunlar’’da da yaratıcı bir yaklaşımla, başta oyunculuk anlamında yeni bir şeyler arıyor. Oyunun metin ve sahne düzenlemelerinde Oğuz Arıcı ile birlikte yoğun emek sarf eden Celal Mordeniz süreci ‘’…Oyuncuyu taklit yapan, imalatçı sanatçıdan çıkarmamız kanaatine vardık. Oyunculuğun kadim hastalığı teşhirciliğin kökeninde bu imalatçılık yatıyor diye düşündük. Oyuncuya kendi tinselliğini iade etmenin yollarını aradık. Ritüel tiyatro ya da post-modern tiyatronun bu mesele üzerinde ilerlediğini fark ettik. Biz ise biraz daha farklı bir yolda bulduk kendimizi; tiyatronun sanat olma halini iptal etmeye çalıştık. Ondaki ‘eylem’i merkeze aldık.’’ diye özetliyor.

Tehlikeli Oyunlar’da Erdem Şenocak’ın olağanüstü çabası ve becerisiyle karşılaşıyoruz. 130 dakikalık bir oyunu tek başına aynı tempo ve enerji ile oynayan genç oyuncu, 1979 doğumlu. Yolculuk, Babil’e Bir Melek İniyor, Gülünç Kibarlar, Ben, Pierre Rivière ve Vaiz adlı oyunlarda da rol almış. Sahnede dekor yok, sadece sallanan iki salıncak ve Erdem Şenocak’ın muhteşem performansı var. Salıncaklar öyle amaçlarla kullanılıyor ki, oyunu izlerken sanki bol dekorlu ve aksesuarlı bir mekanın içerisinde hissediyorsunuz kendinizi... Zaman zaman yatak, zaman zaman bir tepsi, zaman zaman trafikli bir caddeden geçen araçlar, zaman zamansa ete kemiğe bürünmüş insan oluyorlar. Salıncaklarla kocaman bir dünya kuruluyor önünüzde…

Ve sahnede tek başına olmasına rağmen, kalabalık kadrolu bir oyun izliyormuş gibi izliyorsunuz oyunu. Çünkü Erdem Şenocak, sahne üstünde her uzvuna ayrı ayrı emirler veren bir kumandan gibi… Bedeninin her hücresini ete kemiğe büründürerek bir karakter yaratabilen son derece yetenekli bir oyuncu. Oyunda müzik yok ve zaten müzik olmasına gerek de yok... Erdem Şenocak’ın muhteşem ses kullanımıyla hayat bulmuş bir sürü tipleme var ve özellikle Hikmet karakteri sizi başka bir yöne sürüklüyor ve kapılıp gidiyorsunuz büyüsüne…

Romandan sahneye uyarlandığında aynı tadı alamayacağım düşüncesindeydim oyunu izlemeden önce, ama tam aksi oldu… Hem romanın tadını hem de yanı sıra muhteşem bir oyunculuk performansı izlemenin ve sahne üstü buluşlarına hayran kalmanın keyfini de yaşamış oldum. Tehlikeli Oyunlar, asla kaçırılmaması gereken mükemmel bir gösteriye dönüşmüş bence… Okuyucularımıza bu güzel oyunun biraz da mutfağından bahsetmek ve kendini ses ve beden kullanımı anlamında böylesine geliştirmiş, bence Türk Tiyatrosu adına bir kazanım olan Erdem Şenocak’ı tanıtmak istedim.

İşte söyleşimiz…


*Ben öncelikle okuyucularımıza Seyyar Sahne’yi anlatalım istiyorum. Seyyar Sahne, sahnelemek istediği oyunu ya kendi baştan var etme, ya da son oyunda olduğu gibi romandan tiyatro metnine dönüştürme şeklinde deneysel ve değişik bir yol izliyor. Oyunlarınız ve topluluğunuzu kurulduğu ilk yıllardan beri yakından takip eden biri olarak, başta bunun çok takdir ettiğim bir şey olduğunu belirtmek istiyorum. Tiyatro sanatına, başarılı oyunculuklarla bezenmiş, itinayla sahnelenen oyunların yanı sıra, yeni tiyatro metinleri de kazandırmış oluyorsunuz... Bu yolda daha sağlam, planlı, temelli bir çalışmanız var mı? Yoksa her sezon yeni bir oyun sahneleme amacıyla yola çıkıp, tesadüfî olarak mı yaratım süreci başlıyor toplulukta?

Kendimize hiçbir zaman literatüre yeni tiyatro metinleri kazandırma misyonu biçmedik. Çalışmalarımızın sonunda böyle bir şey olduysa ne ala. Yani bu süreci tesadüfî olarak da niteleyebiliriz. Ancak ifadende küçük bir düzeltme yapmam gerek. Her sezon yeni bir oyun sahneleme gibi bir anlayışımız yok. Sezon kavramının kendisi bile bize yabancı sayılır. Bizim için birtakım araştırma başlıkları, bu başlıklar üzerinde çalıştığımız provalar ve seyirciyle bazı buluşma anları var.
Metin üretmeye yönelik özel bir “dramatik yazarlık” başlıklı çalışmamız yok. Örneğin oturup kısa metin yazma alıştırmaları yapmıyoruz. Pardon, düşündüm de böyle çalışmalar da yapmıştık; ancak demek istediğim şu: Bizde yazar/oyuncu ve dolayısıyla metin/sahneleme gibi bir ayrım söz konusu değil. Tiyatroyu metnin seslendirildiği, canlandırıldığı bir olay olarak görmüyoruz. Oyun metninin oluşum sürecinin sahnede tamamlanacağını düşünüyoruz. Metin, önceden kaleme alınıp bitirilmiş olsa dahi, sahnede yeniden yazılması gerek. Bu yeniden yazım süreci Seyyar Sahne’de oyuncunun, yönetmenin ve danışmanın diyaloguyla gerçekleşiyor. Dolayısıyla ister masa başında ister sahnede olsun, oyuncuya metnin oluşturulması konusunda büyük rol düşüyor. Bahsettiğim metin yazma çalışmalarını da oyuncuların yazma potansiyellerini görmeleri ve geliştirmeleri için yapmıştık. “Vaiz”, “Kuşlar Meclisi”, “Gılgamış” gibi performanslarımız Seyyar Sahne’de oyuncunun metni yeniden üretme sürecinin nasıl işlediğine dair bir fikir verebilir. Bu performanslar da metnin belirli bölümleri oyuncular tarafından bizzat bestelenmiş ve metin bir şarkıya dönüştürülmüştür.

*Peki tarihsel süreç olarak baktığımızda Seyyar Sahne'nin ilk oyundan bugüne izlediği yol, hedeflediği ve kendini konumlandırdığı, varmayı planladığı nokta konusunda okuyucularımıza ne söyleyebilirsiniz? Genel anlamda nereye doğru ilerliyorsunuz?

Nereye doğru ilerlediğimizi bildiğimiz gün tiyatroyu bırakırız herhalde. Genelde nereye doğru ilerlemiş olduğumuzu bu tarz bir soruyla karşılaştıktan sonra geriye dönüp izlediğimiz yola baktığımızda anlayabiliyoruz ya da bize bunu başkası hatırlatıyor. Öğrencilik yıllarında konvansiyonel tiyatro anlayışına yakın, oyuncuların enerjisine dayalı bir tiyatro yapmışız. Seyyar Sahne kurulduktan sonra kendi metnini oluşturan, çoğunlukla akademisyen ve felsefecilerden oluşması sebebiyle bu metni uzun prova süreçleri boyunca tartışan bir grup olmuş. “Ben, Pierre Rivière…”den itibaren oyuncunun bedensel ve vokal sınırlarını araştırmış, “Vaiz”le birlikte müzikle, şarkı söylemeyle tanışmış, “Tehlikeli Oyunlar”la, “Gılgamış”la, “Mektuplar”la hikâyeler anlatmış, hikâye anlatıcılığı üzerine yoğunlaşmışız. Sonrası ne olur bilinmez.
Kurumsal olarak ise bir ileri oyunculuk araştırma merkezi kurmak hayalinin peşindeyiz. Hali hazırda yaptığımız kampları, atölye çalışmalarını, araştırmaları devam ettirebileceğimiz, dışarıdan bağımsız oyuncuları konuk edebileceğimiz bir merkez ya da enstitü... Burada performans sanatı üzerine pratik ve teorik dersler verilebilir diye düşünüyoruz.

* Açıkçası siz topluluğunuzu 'amatör tiyatro' yapan bir topluluk olarak isimlendiriyor musunuz diye merak ediyorum. Yoksa başlangıcı öyle olsa da biz profesyonel tiyatro yapma yolunda ilerliyoruz mu diyorsunuz? Çünkü amatör tiyatronun profesyonel tiyatrodan en büyük farkı başta bu işe gönül vermiş olmak da yatıyor sanıyorum. Seyyar Sahne'nin oluşumunda da bu ''gönüllülük'' ün yattığını görüyoruz. İTÜ ve Boğaziçi mezunlarının tamamen gönüllülük ilkesiyle şekil verdiği bir topluluk Seyyar Sahne...

Açıkçası toplulukta biz amatör müyüz, profesyonel miyiz konularını konuşmayalı çok uzun zaman oldu. Bizim için prova tiyatrosu / prodüksiyon tiyatrosu ayrımı daha önemli. Biz işin prova kısmıyla daha fazla ilgiliyiz. Ancak maddi anlamda şöyle bir gerçeklik var: Topluluk 16 kişiden oluşuyor ve bunların sadece ikisi geçimini tiyatrodan sağlayabiliyor. Profesyonelliği o işten para kazanmak anlamında kullanacaksa yarı-profesyoneliz. Aslında 1/8 profesyoneliz ya, neyse…

*Ben de profesyonelliği para kazanma anlamında düşünmüyorum. Kendisine kurumsal olarak ‘’ileri oyunculuk araştırma merkezi kurmak’’ gibi bir hedef koymuş olan bir topluluk benim kastettiğim anlamda profesyoneldir bence. Ama genel olarak günümüzde bu işten para kazanmak ve kazanmamak, profesyonel ve amatör ayrımını yaratıyor, doğru söylüyorsun. Şöyle sorayım o zaman. Seyyar Sahne'yi ve sergilediği oyunları hiç bilmeyen bir insana, kendinizi nasıl anlatır, tanımlardınız?

Onlarla oyunlarımızda veya söyleşilerimizde tanışmak isterdik. Sanırım kendimizi anlatmanın en iyi yolu bu olurdu.

*Kuruluş amacınızdan uzaklaşma ya da topluluğun gelecekte varlığını sürdürme çabasıyla, farklılaşma yaşayacağı endişesini zaman zaman duyumsuyor olabilir misiniz?

Böyle bir endişemiz hiçbir zaman olmadı. Yolumuzdan sapmayacağımızdan emin olduğumuzdan değil, herhangi sanatsal bir sapmanın bizi rahatsız etmeyecek olmasından. Ancak soru sadece para kazanma amacıyla bir şeyler yapar mısınız ise sanırım yanıtım, “hayır” olur. Bunun için de kendi maddi olanaklarımızı tiyatrodan para kazanmamıza gerek kalmayacak şekilde seferber etmeye çalışıyoruz.

*Biraz da Tehlikeli Oyunlar’dan bahsedelim istiyorum. Tehlikeli Oyunlar’da sahnede dekor, müzik ve diğer şeylerden bağımsız saf oyunculuk var. Oyuncu odaklı çalışmalara mı devam edeceksiniz? Sırada nasıl bir oyun var, çalışmalarına başladığınız ya da planlanmış belirli bir oyun var mı yolda?

Evet, hali hazırda bu tarz çalışmalara devam ediyoruz. Topluluktaki çoğu oyuncu tek kişilik bir çalışma yürütüyor şu anda. Bunların hangileri gösteriye dönüşür ya da seyirciyle nasıl paylaşılır bilemiyoruz ancak uzun süre prova edilecekleri kesin. Bunların içinde Eski Ahit’ten metinler var, bazı romanlar, öyküler ve biyografiler var. Az önce söylediğim gibi hikâyeler anlatma üzerine yoğunlaşıyoruz şu anda. Ocak ayında daha önce oynamış olduğumuz “Ben, Pierre Rivière…”le seyirciyle tekrar buluşmak istiyoruz. “Tehlikeli Oyunlar”ı izlemiş seyircilerin ona verecekleri tepkiyi merak ediyoruz. Ayrıca Polonya’da Jerzy Grotowski Enstitüsü ile Jerzy Grotowski ve Thomas Richards Çalışma Merkezi’nin ortaklaşa düzenledikleri festivalde paylaştığımız “Gılgamış” var. Yakın zamanda Gılgamış’ı İstanbul’da da oynamaya başlayacağız.

Ben hemen yeri gelmişken ‘’Ben, Pierre Rivière’’ı beğeniyle izlemiş biri olarak, okuyucularımıza sahnelemeye başladığınız anda, mutlaka izlemelerini tavsiye etmek istiyorum. Gılgamış’ı daha önce izlemedim ne yazık ki ve bu yüzden büyük bir sabırsızlık duyuyorum izlemek için. Sanırım internet sitenizden okuyucularımız oyunların gösterim tarihlerini takip edebilirler. Adresi verelim hemen. http://www.seyyarsahne.com veya www.tehlikelioyunlar.net

*Bu arada bugüne kadar sahnelenen oyunlarınız ve oyunların arka planına, oluşum sürecine baktığımda; topluluk olarak, kendinizi eğitme adına ve yeni şeyler deneme adına oldukça gayretli olduğunuzu görebiliyorum. Atölye çalışmaları, kamplar vb. etkinlikler düzenliyorsunuz bildiğim kadarıyla...


Evet. 4 yıldır yaz aylarında bazen Gümüşlük Akademisi’nde bazen de bir arkadaşımızın bize yılda iki haftalığına vakfettiği İznik Gölü’nün kenarındaki evinde ikişer haftalık kamplar yapıyoruz. İki hafta Seyyar Sahne üyeleriyle iki hafta da benim ve Celal’in yönetmenliğinde üniversiteli tiyatrocularla birlikte çalışma yapıyoruz. Bu kamplar hazır bilgilerin aktarıldığı bir atölye çalışması veya konservatuara hazırlık kursu niteliği taşımıyor. Katılımcı grupların sene içindeki çalışmalarının devamı veya başlangıcı da değil. Aksine tiyatrodan uzaklaştığımız dönemler oluyor, kamplar. Felsefe okumaları, otantik şarkılar, dağ yürüyüşleri gibi tiyatroyla direkt bir ilişkisi yokmuş gibi görünen şeylerle iştigal ediyoruz. Bu oyuncu için bir şarj dönemi gibi oluyor ya da Grotowski’nin deyimiyle prodüksiyonlarla sürekli “ormanındaki ağaçlarını kesen” oyuncunun “ağaç diktiği” dönem. Çok duyurmamış olmamıza rağmen şimdilerde birçok amatör oyuncunun bu kamplara katılmak istediğini duyuyoruz. Bu bizim için o oyuncularla sahici bir ilişkiye geçmek için fırsat da yaratıyor. Ayrıca katılımcılar kendi aralarında bir ilişki geliştirme şansına sahip oluyorlar. Bu ilişki sene içine de yansıyor. Örneğin 3 senedir birlikte kamp yaptığımız Bilgi Sahnesi ve İTÜ Sahnesi üyeleriyle sene içinde İstanbul’da da 2 haftalık düzenli toplantılar yapıp çalışmalarımız hakkında konuşuyoruz. Bahsettiğim bu iki grup geçtiğimiz yaz düzenlediğimiz kampa katılan ODTÜ Oyuncuları’nın oyununu izlemek ve sohbet etmek için trene atlayıp Ankara’ya gidiyorlar. Temsilciler düzeyinde değil, toplulukların bütün üyeleri arasında gerçekleşebilecek sahici ilişkilere olanak sağlıyor bu kamplar.

*Gerçekten de diğer topluluklarla, oyuncularla kurulan bu kaliteli iletişimin, bilgi ve birikim aktarımı anlamında katılımcı toplulukların tümüne yarar sağlayacağı çok açık. Paylaşımın mümkün olduğu, karşılıklı iletişimle bilgi alışverişinin sağlanabildiği ve tiyatronun da ötesinde kültürel bir etkinlik olarak değerlendirmemiz gerekiyor sanırım bu kampları. Katılmak isteyen topluluklar ve oyuncular nasıl haberdar olacaklar bu kamplardan?

İnternet sitemizden topluluğumuzla ilgili her türlü bilgiye ve kampların tarihleri hakkında bilgiye sahip olabilirler.

*Biraz oyuna dönelim istiyorum ben. Tehlikeli Oyunlar'ı sahnelerken Oğuz Atay'a hangi noktadan baktığınızı merak ediyorum. Ortaya çıkan oyun metninin romanla örtüşmeyen yanları var mı? Oldukça uzun bir roman çünkü ve eminim bazı bölümleri sahneye taşırken güçlük çekmişsinizdir. Nasıl aştınız bu sorunları?

Oğuz Atay’a tabii ki hayranlıkla baktık. Çoğu zaman Oğuz Atay’la özdeşleştirilme hatasına düşülen romanın başkarakteri Hikmet Benol’a ise pek öyle bakmadık. Seyircilerden gelen bazı tepkilere baktığımda da görüyorum ki Hikmet’i fazlasıyla yüceltme gibi bir eğilim var. Oysa Oğuz Atay, “Günlük”ünde Hikmet’in olumsuz bir karakter olduğunu açıkça belirtiyor. Biz Hikmet’in büyüsüne hiçbir zaman kapılmadan yolumuza devam ettik. O büyüye kapılmış olsaydık romanın altında ezilirdik gibi geliyor.
Oyun, roman ilişkisine gelince, oyun metninin romanla örtüşmeyen bir yanı olmadığını söyleyebilirim. Daha doğrusu bizim oyuna, romanda olmayan bir şeyi eklemişliğimiz yok. Ancak bilinçli bir şekilde elediğimiz bazı yerler var. Mesela, Bilge ve Hikmet’in romantik bir dille anlatılmış buluşmalarını oyuna katmadık. Çünkü bunun Hikmet’e yönelik romantik bakışı güçlendireceğini düşündük.
Romanın uzunluğu, bir kere bu işe girişmeye karar verdikten sonra bizim için güçlük yaratmadı. “Bu oyun mutlaka çıkacak” ya da “şu tarihe yetişecek” kaygısı taşımadığımız için bunalım dönemleri yaşamadık. Rahat rahat, uzun uzun prova yaptık. Ayrıca romanın her sayfası bir tiyatrocu açısından iştah kabartıcı. Biz de prova sürecinin ortalarına kadar romanı ikişer saatten iki oyun halinde oynarız diye düşünüyorduk. Sonrasında senin de seyrettiğin bu 130 dakikalık versiyon üzerinde karar kıldık. Sahnelemede tıkandığımız yerde ise sahne tasarımında kullandığımız salıncaklar imdadımıza yetişti. Fikir oyunun yönetmeni Celal Mordeniz’le buluşmalarımızın birinde Celal’den çıkmıştı. Salıncakların, üzerinde birtakım tehlikeli oyunlar oynanabilecek şeyler olduğunu söyledi. Şimdi dönüp baktığımda salıncakların özellikle Hikmet’in ele gelmeyen, kaygan zihin dünyasının havasını yakalamamızda çok yardımcı olduklarını görüyorum.

*Salıncakların olağanüstü kullanımı hakkında gerçekten söylenecek şeyler çok sınırlı kalıyor. Bu anlamda fikir babası Celal Mordeniz’i de, ustalıkla ve uyumla bedenini salıncaklarla bu denli bütünleştiren seni de yürekten kutluyorum. İki salıncakla koca bir dünya kurulmuş sahnede ve biz de izleyici olarak tamamen içine girebiliyoruz bu dünyanın... Oyunu bir kaç defa daha izlemem gerek hissiyle ayrıldım salondan şahsen. Öyle buluşlar vardı ki, salonda oyunu izlerken, sürekli ''vay bee...'' derken yakaladım kendimi :) Tekrar izlesem neler bulacağım kimbilir... Peki oyunun sahnelenmesi aşamasında nasıl bir estetik kaygı taşıdınız diye sorayım bir de.

Kaygımız oyuncunun ve oyun karakterinin aynı anda sahnede görülebileceği bir form bulmaktı. Oyuncunun kendini sahnede teşhir etmediği aynı zamanda rolün arkasına saklanmadan kendisini seyirciye açtığı bir form… Bu bir süredir arayışında olduğumuz bir şey. Kulis kullanmamak, bölüm aralarındaki su içmeler ve oyunculuktaki rahatlık ve hafiflik bu forma hizmet ediyor.
Onun dışında tüm oyunu Hikmet’in kafasında geçen bir dizi görüntü, bir sayıklamalar bütünü olarak düşündük. Tek kişilik bir oyun olması da bu dramaturginin bir parçası. Örneğin farklı karakterlerin uzamdaki yerlerini sabitlemedik. Hüsamettin Albay bir an solda, hemen sonra sağda belirebiliyor. Çünkü Hikmet’in kafasında gezinen bir albayla karşı karşıyayız.

*Oyunu hayranlıkla izlemiş ve birazdan söyleyeceğim yorumlara pek katılmadığımı da belirterek, Tehlikeli Oyunlar'la ilgili sahnelendiğinden bu yana ne tür tepkiler aldığınızı sormak istiyorum. Çünkü oyunun ilk 90 dakikalık bölümünde romanın ilk 100 sayfasını, ikinci 50 dakikalık bölümünde de romanın kalan 400 sayfalık bölümünü sahnelediğiniz yönünde yorumlar var mesela… Belki bu eleştirilere de bir şeyler söylemek istersin diye düşünüyorum.

Aslında bu bir yorum değil, bu istatistikî bir tespit; rakamsal olarak da yanlış ayrıca. Bize sorsanız benzer bir şeyi –rakamları düzelterek- biz de söyleyebilirdik. Bir sahne yapıtını metin homojen bir şekilde sahneye taşımış mı şeklinde eleştirmek pek anlamlı değil gibi geliyor bana. Dersiniz ki; metin kısaltılırken ruhundan pek çok şey kaybetmiş, onu anlarım. Ancak Oğuz Atay’ın pek çok fanatik okuru dâhil oyunu izleyen kimseden metnin ruhunun kaybedildiğine dair pek eleştiri duymadım. Metnin ruhunu, ritmini yakalayabildiğimize dair bir belirti de aslında birçok yeri atmamıza rağmen romanı okumuş çoğu seyircinin “Romandaki her şey sahnede de vardı” demeleriydi. Seyircilerden gelen yazılı tepkilerin çoğunu sitemizde yayınlıyoruz. İsteyenler oradan takip edebilirler.

*Açıkçası ben de aynı duyguyla izledim. Bence Tehlikeli Oyunlar bir romanın sahneye ne denli güzel uyarlanabileceğinin en başarılı örneklerinden biri. Şimdi sana dönelim istiyorum biraz da. Tehlikeli Oyunlar da oldukça başarılı bir performans sergiliyorsun. Bundan önce de pek çok oyunda oldukça zor rollerin üstesinden gelmiş bir kişi olarak kendini nasıl bulduğunu, oyuncu olarak bulunduğun yeri ve hedeflerini öğrenebilir miyiz?

Aslında bahsettiğin o “pek çok oyunu”, “zor rolleri”, “üstesinden gelme”leri pek öyle hatırlamıyorum. Mutlaka hepsinde samimi ve iyi niyetliydim ama “iyi niyetlerle iyi eserler verilemiyor.” Tehlikeli Oyunlar, öylesine büyük bir roman ki her duruma yakıştırılabilecek bir söz bulup çıkartabiliyorsun. Zaten Tehlikeli Oyunlar oyununda görülen bir “başarı” varsa bu da romanın, Oğuz Atay’ın başarısıdır. Ben oyuncu olarak bu romanın ritmine ayak uydurmaya çalıştım. Yönetmen Celal Mordeniz, danışman Oğuz Arıcı’nın söylediklerine sahnede cevap vermeye çalıştım. Ekip olarak bu diyalogu kesintisiz sürdürmeye çalıştık. Bunun dışında Seyyar Sahne’deki oyuncular olarak bir süredir kendi üzerimize çalışıyoruz ve daha alınacak çok yolumuz olduğunu her provada hissediyoruz.

*Sahneyle ilişkinin başlangıç noktasını hatırlıyor musun? Hepimizin bir anısı var aşağı yukarı, çocukluk ya da ilk gençlik yıllarımızdan kalma, ben bu tozu ilk o gün yuttum diye keyifle anlattığımız..:) Öyle bi anı varsa bizimle paylaşmanı rica edeceğim:)

Özel bir an yok ancak ortaokuldayken boş derslerde birtakım kötü politikacı taklitleri yaptığımı bilirim.

*Peki oyunculuğa başlarken, yola çıkarken örnek aldığın isimler kimlerdi? Nelerden beslendin en çok? Kılavuzun olan yazarlar, yönetmenler, tiyatro adamları kimlerdi örneğin?

Stanislavski’nin eserlerini kutsal kitap gibi tekrar tekrar okumuştum. Sonra Brecht’le tanıştım. Sanırım bu sıralama bir üniversite tiyatrosu geleneği. Yıllar sonra ise Grotowski’nin tiyatrosuyla tanıştım. Daha önce de topluluk olarak Grotowski hakkında okumuştuk ancak esas tanışmamız Ryszard Cieslak’ın Odin Teatret’in iki oyuncusuyla yaptığı çalışmanın video kaydını izlememizle oldu. Aynı dönemde Grotowski’nin son dönem öğrencisi ve ortağı Thomas Richards’la da tanıştık. Bunların dışında Barba, Meyerhold, Terzopoulos, Suzuki oyuncuya ve oyuncunun çalışmasına verdikleri önem dolayısıyla etkilendiğimiz yönetmenler; Terry Eagleton, Hannah Arendt, Richard Sennett, Rene Girard da zihnimizi açan düşünürler oldular.

*Oyunculuğun yanı sıra yönetmen olarak da emek harcadığın oyunlar olduğunu görüyoruz. Üniversite topluluğu olmanın ya da yola yeni çıkmış, kurumsallaşma yolunda ilerleyen bir topluluk olmanın dayattığı bir zorunluluk muydu bu, yoksa kişisel tercih miydi? Tekrar yönetmen olarak görecek miyiz seni Seyyar Sahne'nin yeni bir oyununda örneğin?

Üniversite tiyatrosu yaparken biraz deneyim kazanmış oyuncuda “artık reji deneyimi yaşamalıyım” gibi bir ezber oluyor sanırım. Bende de bu biraz öyle olmuş olabilir. Gerçi kendimi hiçbir zaman sadece “yönetmen” olarak hayal etmedim. Yönetmenlik deneyiminin oyunculuğa da çok katkısı olduğunu düşünüyorum ancak şu anda oyunculuğa ara vermemi gerektirecek şekilde yönetmenlik yapmayı istemem. Çünkü oyunculuk sanatının kişiden talep ettiği pek çok şey var. Ayrıca Seyyar Sahne’de Celal’le yıllar içinde oluşturduğumuz bir oyuncu-yönetmen ilişkisi var. Bu ilişkide daha derinleştirecek çok şey olduğunu düşünüyorum.
Bu arada Bilgi Üniversitesi’nin tiyatro kulübü, Bilgi Sahnesi’nde bu seneye kadar Celal’le birlikte yönetmenlik ve eğitmenlik yaptığımızı belirteyim. Bu sene daha çok danışman pozisyonundayız. Ayrıca Seyyar Sahne’de bu sene her oyuncunun bir oyuncu koçu var; oyuncunun yardımcısı, muhabbetçisi gibi işlev gören. Ben de birilerinin oyuncu koçuyum.

*Mutlaka oynamak istediğin bir karakter var mı peki, genelde oyuncuların bi keşkesi oluyo bu konuda?

Hayır.

*Erdem Şenocak niçin tiyatro yapıyor diye sorsam…

Daha iyi bir insan olmak için.

*Anladım. Güzel bir cevap oldu. Peki ülkemizdeki 'tiyatro izleyicisi' profilini nasıl buluyorsun?

Şu sıralar bu tarz bir genelleme yapmanın doğru olmadığını düşünmeye başladım. Homojen bir kitleden bahsetmediğimizi her zaman hatırlamak gerek. Genellemeler yapmak tek bir insanın mucizeler yaratabilme yetisini gözden kaçırmanıza sebep olabilir. “Seyirci tiyatrodan anlamıyor” diyebilirsiniz; istatistikî olarak da haklı olabilirsiniz. Ancak bir seyirci çıkar, yaptığınız iş hakkında öyle bir yorum yapar ki içinizdeki yaşama sevinci, tiyatro yapma arzusu alabildiğine artar. Tabii ki ülkemizin kurumlarındaki genel yozluktan tiyatroda payını alıyor. Ancak burada suçlanacak en son aktör seyirciler diye düşünüyorum.

*Seyirci potansiyeli konusunda sanıyorum pek sıkıntı çekilmiyor, bu da ayrıca bir çaba gerektiriyor kuşkusuz ve yılların getirdiği artık bilinen tanınan bir topluluk olmanın da artıları vardır. Ancak televizyonun giderek arkadan vurduğu tiyatro ya çağımız insanını çekmenin başka ne tür yolları olabilir sence? Burada kimlere nasıl bir görev düşüyor olabilir?

Aslında seyirci konusunda ilk olarak “Tehlikeli Oyunlar”da sıkıntı çekmiyoruz. Bu şüphesiz, Oğuz Atay sayesinde. Biz de herhalde bu büyük romanın altında ezilmedik ki seyircilerimiz birbirlerine oyunu tavsiye ediyorlar. İlk oyunlar dışında neredeyse hep kapalı gişe oynadık. Umarız bu oyun sayesinde tanıştığımız seyirciler diğer oyunlarımıza da gelirler. Çünkü seyircilerle ilişkimizi geliştirmeye yönelik de heveslerimiz var. Misal, “Ben Pierre Rivière…”in Ocak ayı gösterimlerinde oyun sonrası söyleşiler gerçekleştirmek istiyoruz. “Tehlikeli Oyunlar”ın süresinin uzunluğundan dolayı bunu yapamamıştık.
Televizyonun ise tiyatroyu arkadan vurduğunu düşünmüyorum. Asıl hata tiyatroyu, televizyonun alternatifi olarak görmekte. Tiyatroyu o an, orada, seyircilerle birlikte gerçekleşen bir hadise olarak değil de bitmiş bir ürün olarak gören zihniyette. Ne yazık ki bu zihniyeti taşıyan da tiyatrocuların kendisi.

*Evet, buna sonuna kadar katılıyorum. Aslında 'iyi tiyatro' eninde sonunda insanlara ulaşır diyebilir miyiz?

Kesinlikle. Tiyatrocunun bunu görmeye ömrü yetse de yetmese de insanlara ulaşır. Bakın biz hala canlı izleyememiş olsak da Ryszard Cieslak’ı konuşuyoruz.

*Türk Tiyatrosu açısından gelecek bulunduğun yerden nasıl görünüyor peki?

Genel olarak Türkiye için umudumu korumak istiyorum. Çok yakın gelecekte barışın ve demokrasinin hâkim olduğu bir ülkede yaşayacağımıza inanıyorum. Tabii bu statükonun savunucusu Anayasa Mahkemesi vb. anti-demokratik kurumların kapatılmasına bağlı. Türk Tiyatrosunun geleceği de Türkiye’nin olanaklarını hortum gibi emen ve aynı zamanda tiyatronun tıkacı olan Devlet Tiyatrolarının kapatılmasına bağlı. O olanakların araştıran, üreten profesyonel, amatör vb. topluluklara açılması durumunda tiyatro alanında kuşkusuz bir zenginlik ortaya çıkacaktır.

*Son olarak tiyatrom.com un okuyucuları için söylemek istediğin başka bir şey var mı?

Oyunlarımıza ve sonrasındaki söyleşilerimize bekleriz. Geldilerse görüşlerini bizimle paylaşmalarını isteriz. Ocak ayında “Ben, Pierre Rivière”i oynayacağız. Şubat’ta “Tehlikeli Oyunlar”a devam edeceğiz. Tehlikeli Oyunlar’ı İzmir’de, Adana’da ve Hatay’da da oynama gibi planlarımız var. Ayrıca başka şehirlerden bizi davet edecek birileri olursa seve seve gideriz. “Gılgamış”ı da yakında paylaşmayı istiyoruz. Tüm bunlar için lütfen web sitemizi takip etsinler ve ana sayfadaki formdan duyuru listesine üye olsunlar. Ayrıca facebook grubumuza da üye olabilirler.

Biz de sana bu güzel söyleşi için çok teşekkür ediyoruz. Senin ve Seyyar Sahne’nin yolu her daim açık olsun diyorum can-ı gönülden...

Seyirciniz ve alkışınız bol olsun!




 

© 2006 Seyyar Sahne | info@seyyarsahne.com

anasayfaya dön