|
Diyarbakır (Pierre Rivière) Günlüğü - Kerem Eksen
17 Kasım Cuma
Kalkışa beş dakika kala uçaktayız! İstanbul büyük şehir. Haliç yolu kapalı.
Raylı sistemleri uç uca ekleyerek iki buçuk saatte geliyoruz havaalanına. Ama
neyse ki yetişiyoruz.
Erdem, Celal, Mahmut ve ben... Gürültülü uçak yolculuğunu ayrı düştüğümüz
koltuklarda tamamlayarak aksam dokuza doğru Diyarbakır’a konuveriyoruz.
DSM’nin gönderdiği “Mahmut Nizam Özlütaş” tabelası tutan bir taksici
karşılıyor bizi. Neden özellikle Mahmut’un ismini seçtiğini bilmiyoruz. Ben
Mahmut’un tam adının Bayındırlık ve İskân Bakanı’na yaraşır ihtişamda
olmasının etkili olduğunu düşünüyorum. Gerçi Erdem’in tam adı da “Ahmet Erdem
Şenocak”mış. Ama bu isimden olsa olsa İl Milli Eğitim Müdürü olur diyorum
ben.
Taksicinin yanı sıra bize bir anlamda Diyarbakır
yollarını açan, geçen sezon burada bir amatör ekiple bizim Dünyanın En Güzel
Hikâyesi’ni oynayan Serkan ve arkadaşı Atilla karşılıyor bizi. Arabalara
bölünüp otele gidiyoruz.
Büyük Otel güzel. Sessiz ve tadilatsız. Soluğu hemen yakındaki ciğercide
alıyoruz. Sonra da Sanat Sokağı’ndaki Frida Café’de. Celal’in “sütsüz
menengiç kahvesi” talebi küçük bir infiale yol açıyor, ama Celal garsonları
ikna etmeyi başarıyor.
Havadan sudan
sohbetler... Diyarbakır,
Diyarbakır’da tiyatro, genelde tiyatro, devlet tiyatrosu, belediye tiyatrosu,
üniversite tiyatrosu... Çıkarılmak istenen oyunlar, çıkarılamayan oyunlar,
oynanan oyunlar, dönen dolaplar, kırık kanatlar, hepsi burada da ziyadesiyle
mevcut. Yapılan değerlendirmeler Diyarbakır’a özgü siyasi atmosferin tiyatro
ortamına etkisi konusunda fazla bir ipucu vermiyor. Sorunlar, meleketin
herhangi bir yerindeki tiyatronun sorunları gibi sanki.
Yarın ilk oyun üçte Diyarbakır
surlarına mündemiç nadide bir mekân olan Keçiburcu’nda. Gündüz oyunu olması
boşuna değil, zira akşamları muhit pek tekinsiz oluyormuş.
18 Kasım Cumartesi
Dokuzda kalkış... Kahvaltı sırasında Serkan da bize katılıyor. İnsanı zaman
zaman çaresiz bırakacak kadar düşünceli ve misafirperverce davranıyor bize.
Misal, birisi eskaza “ben de yanımda diş macunu getirmemişim” dediğinde
Serkan hemen ayağa fırlayıveriyor:
- Nereye Serkan?
- Diş macunu almaya.
- Boşver otur Serkan.
- Yok gideyim alayım.
- Gerek yok Serkan.
- İnecektim ben zaten.
- Otur allasen.
- Yok bana da lazım.
- Uydurma Serkan, otur.
Çıkıp önce otelin yakınındaki DSM’nin salonuna bir göz atıyoruz. Işıklara
ufak bir takviye gerekiyor, Belediye Tiyatrosu’ndan arkadaşımız Yavuz’u
arıyoruz. Sağolsunlar, bir spot verecekler bize. Fazla oyalanmadan 15’teki
oyunun oynanacağı yere, Keçi Burcu’na gidiyoruz.
Mekân dillere destan. Yüksek tavan, bol sütun, loş ışık... İçeride Hafriyat
ekibinin sergisi sürüyor. Birkaç işi mecburen kenara alıyoruz. Erdem en
dipte, yuvarlak bir holde oynayacak. Işık biraz loş, hava biraz soğuk ama
idare edecek gibi. Seyiciler için tabure getirilmesini rica ediyoruz DSM’den.
Oyundan kırk beş dakika önce salonu ziyaretçiye kapatma izni aldık. Aslında
bu bizim için oldukça kısa bir süre. Ancak hem oyunda sahneye yönelik bir
hazırlık gerekmediği için, hem de mekân bizi buna zorladığı için böyle
olacak. Erdem’in işi zor. İstanbul’daki oyunlarda saatler önce salona geliyor
ve en azından bir saat boyunca gösteriye yönelik hazırlık yapıyor, atlayıp
zıplıyor, bağırıp çağırıyor. Şimdi bunlar biraz zor. Ayrıca zemin de soğuk,
ayakları üşüyecek çocuğun.
Saat ikiye kadar boşuz. Serkan bize Diyarbakır’ı gezdiriyor biraz. Keçiburcu’ndan
(yani Mardin Kapı’dan) başlayıp Balıkçılar boyunca yürüyoruz. Ulu Cami’ye
kadar. Dört ayaklı minareyi ve yakınındaki Keldani Kilisesi’ni görüyoruz.
Ulu Cami’de senkronize konuşan çifte rehber kızlar, Cahit Sıtkı’nın evinden
bahsedip Yaş 35 şiirini son mısrasına kadar okuyorlar. Ve ısrarcı
selpakçılar. Cahit Sıtkı’nın evinde sessiz sakin bir kız –belli ki asıl amacı
bir şeyler anlatıp bahşiş almak- peşimize takılıyor, geçtiğimiz pasaj boyunca
bizimle geliyor. Sonra, bakıyor ki bize anlatabileceği bir şey yok, cebinden
ürkek ürkek bir paket selpak çıkarıyor. “Biz çok aldık ama Ulu Cami’de”
diyoruz, sessice uzaklaşıp gidiyor.
Saat ikide burçtayız. Salonu elimizden geldiğince hazırlayacağız. Salonun
bekçisi Ramazan abi de bize yardım ediyor. Ve tabii bir de Serkan.
Oyun saatinde başlıyor. Fazla seyirci yok. Sergiyi ya da burcu gezmeye gelip
içeri girenler var. Birkaç da tiyatro meraklısı. Ancak mekân soğuk. Tabureler
de gösteri saatine yetişmediği için seyirci ayakta. Oyun –ben izlemiyorum,
kapıda bekçiyim- pek konsantre geçmiyor. Erdem idare etmiş ama seyircinin
aklı başka yerlerde, muhtemelen sıcak evlerindeymiş.
Ben kapının dolaylarında ilginç anekdotlara şahit oluyorum. Oyunun bitmesine
yirmi dakika kala kapıya yönelen bir amca, elektrik sobasının önünde ısınan
Ramazan abiyi görüyor ve “Sen burada sobayı kapmışsın, biz orada deli
dinliyoz” diyor. Kabul
etmek gerekir ki olan bitenin son derece canlı ve özünde doğru tarifi bu.
Arada bir dışarı çıkıp bakıyorum. Uzaklardan, dün başlamış ve muhtemelen
yarın bitecek olan bir düğünün tekdüze elektrosaz tıngırtısı geliyor. Şehrin
bu kısmının –ve dolayısıyla bizim oyunun- devamlı fonunu bu ses oluşturuyor.
Hava çok güzel. Ziyaretçiler burca geliyorlar, içeride ne olduğunu merak
edenlere açıklama yapıyoruz. Bir ara Azad adında bir çocukla sohbet ediyoruz.
Okula gitmemiş ve gitmeyecek. “Arabaların önünde yatıyoruz” diyip duruyor,
anlayamıyorum. Oradaki mahallede yaşıyormuş.
Bir ara Ramazan abi salon boyunca volta
atmaya başlıyor. Özellikle Erdem’in oynadığı hole doğru yaklaştıkça, volta oyuna karışmaya başlıyor, zira Ramazan abinin
ayakkabıları fena halde kösele. Bir noktada dayanamayıp “Ramazan abi amma çok
tıkırdıyor senin bu ayakkabılar” diyorum, mağrur bir edayla “sorma ben de
farkındayım” diyor. E yürüme be abicim o zaman.
Velhasıl oyun, ayakkabı tıkırtıları ve elektrosaz tıngırtıları eşliğinde son
buluyor. Celal’in dediğine göre pek iyi olmamış, seyirci oyunun havasına pek
girememiş. Yarın başka önlemler almamız ve seyirciyi bir yerlere oturtmamız
gerek.
Oyun bitince Erdem’i DSM’nin gönderdiği taksiye bindirip otele gönderiyoruz,
biz yürüyerek DSM’nin yolunu tutuyoruz. Hava hemencecik kararıyor. Sokaklar
bir hayli canlı.
DSM’de hazırlıklar biraz ucu ucuna yetişiyor. Sorun Belediye’den gelen
spot... Yaktıktan kısa bir süre sonra spotun ampulü son nefesini veriyor.
Yeni ampul gelip de salon hazır olana kadar oyun saati geliyor. Erdem gene
son dakikalarda hazırlanıp çıkıyor.
Kırk-elli civarı seyirci var salonda. Anlaşılan Edebiyat Günleri kentin
kültür gündemini belirlemiş durumda; DSM’nin etkinlikleri biraz geri planda
kalıyor. Ben gene dışarıda nöbetçi olduğum için oyunu izleyemiyorum. Ama iyi
geçmiş. Dağıttığımız izleyici formlarından bize dönenler gayet olumlu
yorumlar içeriyor.
Oyun sonrası Serkan, Nursin, Yavuz ve DSM sorumlusu Özlem’le yemek yiyoruz.
Sonrasında Serkanların ısrarlı davetlerini geri çevirmek zorunda kalıp otele
dönüyoruz. Çocuğun yarın iki oyunu var, kolay değil.
19 Kasım
Bu kez saat 10:00 civarı uyanıyoruz. On bir gibi çıkıp geze geze burca
gidiyoruz. Erdem bize daha sonra katılmak üzere otelde kalıyor, zira hafif
üşütme belirtileri var.
Balıkçılar mahallesinde dolaşıyor, biraz sağa sola sapıyor, ara sokaklara
dalıyoruz. Çocuklar her yerde –adet olduğu üzere- hello nidalarıyla
karşılıyorlar bizi. Tabii fotoğraflarını çekmeden bırakmıyorlar.
Serkan’la laf lafı açıyor; konu Diyarbakır’daki hayata geliyor. “Taraf olmayı
sevmiyorum” diyor. Sonra grup sancılarını anlatıyor bize. Kulisler, kişisel
karizma patlamaları ve çöküşleri, kelekler, şımarıklıklar, kaprisler...
Kişisel tatminlerin ve taleplerin yönlendirdiği, tesadüflere ve kişisel
etkenlere son derece açık, kırılgan gruplaşma ve sağlam dağılma öyküleri.
Üniversite tiyatrosunun bir anlamda sıradanlaşmış sancıları. Biraz kendi
tiyatro deneyimimizden, bildiklerimizden bahsedip kafasını karıştırmaya
gayret ediyoruz.
Aslında Serkan’ın tiyatro yaşamı zaten fiilen son bulmuş vaziyette. Zira
planı Nusaybin’de bir inşaat-müteahhitlik ofisi açıp Irak Kürdistanı’yla iş
yapmak. Gene de tiyatrodan kopamıyor ya da kopmamaya çalışıyor, Grotowski
filan okumayı sürdürüyor.
Keçi burcundaki oyun bu kez daha iyi. Kapıyı kapatıyoruz, pencerelere karton
koyuyoruz ve seyirciyi DSM’nin bir çay bahçesinden getirdiği taburelere
oturtuyoruz. Böylece oyunun atmosferi istenen yoğunluğa kavuşuyor. Seyirci
oyun ve alkış faslı bittikten sonra uzunca bir süre sessizce oturuyor. Hayra
alamet olsa gerek.
Gerek dünkü oyundan erken çıkan çocukların söylediklerinden, gerekse kimi
başka yorumlardan anladığım kadarıyla, Pierre Rivière oyunu burçta iyiden
iyiye ürkütücü bir atmosfer yaratıyor. Dün konuştuğum çocuklar, neden erken
çıktıklarını sorduğumda “korktuk abi o yüzden” dediler. İlahi...
Bugünkü oyunda Ramazan abi de ilerleme kaydediyor. Volta atacağı zaman
ayakkabıları çıkarıyor, soğuğa rağmen çoraplarla dolanıyor salonda.
Oyun bittikten sonra Erdem’i önden gönderip, biraz dolaşıp çay çorba içiyoruz
ve 18:00’deki oyun için DSM’ye gidiyoruz. Gene kırk civarı seyirci var.
Birkaç kişi de oyun başladıktan hemen sonra geliyor, rica minnet içeri girmek
istiyorlar. Güç bela –ve muhtemelen Erdem’in dikkatini biraz dağıtarak- içeri
alıyoruz onları da. İyi geçiyor oyun.
Sonrasında DSM’nin yöneticisi Melike hanımla karşılıklı iyi temennilerimizi
ileterek DSM’den ayrılıyoruz.
Yemek Tabier adlı şahane lahmacuncuda. Sonrasında Serkan, Özlem ve Yavuz’la Nursinlere gidiyoruz.
Sohbet-muhabbet. Fazla uzatmıyoruz ama, yarın erkenden yola çıkacağız.
20 Kasım
Sabah erkenden kalkıp Serkan önderliğinde Mardin’in yolunu tutuyoruz. Orayı
biraz gezip akşam 17:30 oyunu için Nusaybin’e geçeceğiz.
Mardin’i beklediğimiz gibi çok seviyoruz. Önce ıssız sokakları geziyoruz
biraz. Yıllar öncesinden kalma leblebici bizi mest ediyor. Her lafımıza “he
gurban” diye cevap veren huzur timsali bir amca.
Kırklar Kilisesi’ni gezip Süryaniler hakkında kıymetli malumat aldıktan sonra
bir süre çarşıda dolaşıyoruz. Rıdo Usta’da muazzam bir kebap yiyip minibüsle
Nusaybin’in yolunu tutuyoruz.
Yol çok güzel. Saat dört bile olmadı ama güneş batıyor. O muazzam Mardin
Ovası’nın üzerinde ilerliyor ve İpek Yolu’na çıkıyoruz. Hedeflediğimizden
daha geç varıyoruz Nusaybin’e. Ancak Erdem artık alıştı, neredeyse on dakika
evvel bir mekâna götürüp “oyna bakim” desek bozmadan oynayacak. Hazırlıkları
hemencecik bitiriyoruz. Seyirciler de birer ikişer geliyor.
Ancak birer ikişer derken salon doluyor. Buraya kimsecikler turne yapmadığı
için, tiyatro gösterisi daha çok izleyicinin ilgisini çekiyor.
Oyuna on beş dakika kala elektrikler kesiliyor. Lüks lambalarını deniyoruz,
sonuç iyi. Bunun üzerine şalterleri indirip oyunun tamamını lambaların
ışığında sergilemeye karar veriyoruz.
Şu anda oyun devam ediyor. Ben de salonun arkalarında bir yerde, yakındaki
bir mumun ışığında yazıyorum bunları. Seyirci ilgili görünüyor. Ses yok.
Erdem oyunun başında uzun sessizliğin ardından yüksek sesle nefes aldığında “ayyy”
diyiverdi bir kız. Galiba lambanın loş ışığı oyunun atmosferini daha bir
yoğunlaştırdı. İyi gidiyor. Bir de arka sıralarda oturanlar görebilse...
Oyun bitti. Seyirci sayısı 78. Fena geçmedi sanki. Şimdi kafe sahipleriyle
birer çay içip yola düşeceğiz.
Serkan bize bir son dakika golü atıyor ve oyunun hemen akabinde, kaşla göz
arasında almış olduğu beş kilo kaçak çayı bize takdim ediyor. Seyahat boyunca
süren ikram savaşı Serkan’ın galibiyetiyle sonuçlanıyor.
Acele acele dönüyoruz Diyarbakır’a. Mardin gerçekten de söylendiği gibi “gece
gerdanlık”. Ovadan görünüm çok güzel.
Ve koşa koşa yetişiyoruz uçağa. Bu turnenin kaderi de buymuş: koşa koşa
geldik, koşa gidiyoruz.
Diyarbakır turnesi fotoğrafları
|