Büyüt Küçült

Diyarbakır'dan Notlar: Diyarbakır ve Tiyatro Üzerine - Esma Şenel, Haziran 2008

 

28 Mayıs 2008 Çarşamba

Havaalanından şehir merkezine getirecek minibüsteyiz. Bizi karşılayan, grubumuzdan sorumlu rehberimiz, Rojhat, parlayan gözleriyle geçtiğimiz yerler hakkında bilgi veriyor, kulağıma Kürtçe cümleler, türküler, isimler çalınıyor. Uçakla kısacık bir süre içinde kat ettiğim yolu fark ediyorum o an.

Gezi boyunca sık sık uğrayacağımız lokantada, hızlıca atıştırıp otelimizin yolunu tutuyoruz. Surların aydınlatması olmasa iyice karanlığa gömülen yollardan, suru takip ederek tarihi Kervansaray Oteli’ne varıyoruz. Beyaz Urfa taşlarıyla kara Diyarbakır taşlarından yapılmış.

Oyunu oynayacağımız mekan Keçi Burcu. Bizimkiler buranın kapıcısına Macbeth’in kapıcısı diyorlarmış kendi aralarında. Vardığımızda kapısı kapalıydı. Biz de beklerken merdivenlerden yukarı çıkıp dört yana göz attık. Bir yanda Mardin Kapı, bir yanda Hevsel Bahçeleri. Keşke burada oynasak diye içimden geçirirken içeriye giriyoruz. İçerisi ayrı bir dünya, yüksek tavanıyla müthiş bir mekân. Sadece ortamın tozlu olması biraz problemli. İnsanın boğazı tıkanıveriyor. Ayrıca daha önce “Ben, Pierre Riviere...”in oynandığı, burcun dibindeki yuvarlak alanın tavanında ise yarasalar tünemiş, cıyık cıyık ötüyorlar.. Mekân incelemelerini bir kenara bırakıp çalışmaya başladık. Celal, Oğuz ve Yavuz ışıkla ilgili planlama yaparken biz de ısındık, titredik ve kendimize geldik. Nefesimizi açtık. Mizansenlerimizi mekâna uygun olacak şekilde, sütunları da aramıza katarak düzenledik. Celal, bölümlerimizle ilgili bazı uyarılar yaptı.

Yüz ve göz koordinasyonu konusunda sık sık uyarıldım. O akşam belki yorgun olduğumdan da olabilir; ama yarı açık gözlerle bakarken buluyordum bazen kendimi. Gözümün kasılmasını da kontrol altına almam gerekiyordu. Çünkü yüzümü ve bedenimi seyirciye döndürüp sadece durduğum anda, kasılan,  -enerji toplayan- hiçbir bölge yokken, enerji merkezi gözler oluyor. Seyirci oyun boyunca metni, bahsettiğim tarzdaki bir enerji akışı sayesinde takip ediyor. Bu akış ille de hareket ederek açığa çıkmak  zorunda değil. Hareketin karmaşık olması da bir gereklilik değil. Hareketlilik veya durma anı olsun, önemli olan takip edilebilen bir enerji akışını kontrol edebilmek sanırım. Vaiz çalışmalarına dahil olduğumdan beri en çok düşündüğüm ve yapmakta zorlandığım şeylerden biri bu oldu. Elbette enerji akışının kontrolü ses için de geçerli. Şarkı söylediğimizde, melodinin yapısı bir akış sağlıyor. Bunu belki fark etmiyoruz ama şarkıyı söylerken kullandığımız ses-nefes aygıtlarının  hareketleri beden içindeki ses çoğaltıcı merkezler arasında belirli bir enerjinin akmasına sebep oluyor. Metin için de benzer bir akışın mümkün olması gerekli. İşte onun ne olduğunu tam olarak anlayabilirsem, performansa metin dahil olunca ortaya çıkan kasılmamın üstesinden biraz olsun gelebileceğim. Sanırım Vaiz ekibine sonradan girmem ve oyunun sürecini değil sonucunu görmem nedeniyle bu tarz fark edişler benim için bir ilk oluyor.

 

29 Mayıs 2008

Otelin açık büfe kahvaltısından sonra çalışmaya hemen geçemedik. Oynayacağımız yerin taş zemini yıkanacak ve kuruyacak. Otlu kahvelerimizi yudumlarken biraz bekledik. Otlu kahveyi ilk fark eden Oğuz oldu. Bunun üzerine yaptığımız tartışma günlerimizi aldı diyebilirim. Nescafe’nin içinden nasıl olur da yeşil nane çıkabilirdi? Bu buranın 2000 yıllık geleneksel kahvesi miydi? Tesadüfen içine ot girmiş olabilir miydi? Peki kahvenin tadını güzelleştirdiğini kimse daha önce fark etmemiş miydi? Sorular birbirini takip etti. Dayanamayıp oradaki görevlilere sorduk ve onların da durumun farkında olmadığını anladık. Bunun üzerine Oğuz şöyle bir çözümlemeye vardı: Nane, kilerde kahve torbasına yakın bir yerde duruyordu ve bir şekilde ana kaynağında kahveye karıştı. Ve bu tat ortaya çıktı. Sonuç olarak aramızda popüler bir lezzet oldu, artık herkes o otlu kahveyi tatmak istedi.

Rehberimiz, Rojhat, sabah otele gelmişti. Festival ve bulunduğumuz çevre hakkında bizi bilgilendirdi. Konu Kürtçe’ye geldi. Kendisi burada Kürtçe grameri öğreten kurslara katılmış, diline oldukça hâkim. Hatta bir ara Savaş’la Kürtçe derslerine başladılar. Biraz daha devam etseler Savaş kur atlayacaktı. Sonrasında 12’de buluşmak üzere küçük bir grup olarak (Gülden, Suzan, Oğuz, Savaş, ben) Diyarbakır sokaklarına dalmak üzere otelden çıktık. Sokaktaki çocuklar bizi görünce “Hello, coni!” diye sesleniyorlardı. Komik ama üzücü geldi. Başka bir ülkeden geliyorduk onlar için.

12’de Vaiz’i sergileyeceğimiz Keçi Burcu’na geldik gelmesine ama mekân hala problem teşkil edecek gibi görünüyordu. Tozlar kalkmış, suyla birlikte havada tutunmuştu. Bir süre sonra insanın boğazı çok fena kuruyor, sesi çatallaşıyordu. Bu nedenle ısınma çalışması yapmaya müsait başka bir yer aradık. Burcun içinde bir yer bulduk ama buraya dar bir geçitten geçilerek ulaşılabiliyordu. Geçit o kadar havasız ve bulduğumuz oda o kadar kuytuydu ki, kapalı alanda kalmaktan rahatsız olanlar çıkmak zorunda kaldı. Biz de iki gruba ayrılarak çalıştık. Burcun üst katındaki bu odada kalanlar olarak, titreyerek ısınmaya başladık. Titreme hareketini yaparken terlemeye başladım ve gittikçe rahatladığımı, oyun öncesi stresi de unuttuğumu fark ettim. Titreme nefesimi açtı ve terlemeyle tüm vücudum gevşedi. Bir süre sonra bu kapalı mekandan çıktık, merdivenlerde oturup bir süre derin nefes aldık. O sırada oraya gelen yerli turistlerden biri, bizim tiyatro grubu olup olmadığımızı sordu. Kendisini onaylayınca bizim de Keçi Burcu’nun içindekiler (bizim grubun geri kalanını kastediyor) gibi “garip” bir şekilde ısınıp ısınmadığımızı sordu. . Adam meditasyon olarak adlandırdığı bu ısınma şeklinden oldukça etkilenmişe benziyordu. Kendisine bizim de o şekilde ısındığımızı ve bunun meditasyon değil nefes tekniği olduğunu belirttim. Daha da şaşırarak yanımdan uzaklaştı. Ben de, tiyatroyla çok ilgisi olmadığını düşündüğüm bu kişinin ısınma sırasındaki konsantrasyondan bu kadar etkilenmesine şaşırdım.. Sonrasında hepimiz bir araya gelerek sesimizi açtık ve oyun için hazırlanmaya geçtik. Son mizansen kontrollerini yaparken  seyirci içeri girmeye başlamıştı.

Oyun sonrasında söyleşide, bizim en çok tartıştığımız ya da Celal’in sürekli hatırlattığı konular tartışıldı. Örneğin nötr yüz ifadesi.

Keçi Burcu’ndan ayrılıp yemek yedikten sonra, Esma Ocak Çay Bahçesi’nde toplantı yaptık. Yaz çalışmaları, kamp ve sonrasına dair plan yapmaya çalıştık. Yaz çalışmalarını okuma, düşünme, tartışma ve yazma üzerine yoğunlaştırma kararını aldık. Bu çalışmada konu, geçen sene Gümüşlük’teki yaz kampında sunumları yapılan çalışmaların devamı niteliğinde olacak. Geçen sene konusu olmayanlar ise (mesela ben) kendine bir konu seçecek. Bunun dışında, felsefe ağırlıklı bir okuma çalışması yapmaya da niyetimiz var. Diğer toplantı kararlarından biri de enstrüman çalışmaları için profesyonel destek almak. Ayrıca geçen sene başladığımız müzik araştırmalarını daha da geliştirip yazılı hale getireceğiz. Herkes kendi konusuyla ilgili kaynakları ve çalışma planını 27 Mayıs’ta mail atmış olacak ve 29 Mayıs’ta ilk toplantımızı yapacağız.

 

1 Haziran Pazar

Cuma Mardin, Cumartesi Hasankeyf gezisi derken Diyarbakır’ı pek tanıyamadık. Bunun için sabahtan, vaktimiz yettiğince, Diyarbakır’ı turladık. Kiliseleri, camileri ve Esma Ocak Evi’ni gezdik.

Öğleden sonra Şehir Tiyatrosu’nun prömiyeri vardı. “Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz” adlı oyunu sergiliyorlardı. Oyunda devlet daireleri ve askeriye dışındaki yerlerde geçen konuşmalar Kürtçeye çevrilmiş. İtiraf etmeliyim ki; oyunu beklediğimden daha iyi buldum.

Oyundan sonra Aziziye Mahallesi’ne “Ben, Pierre Riviere...”’i izlemeye gittik. Oyun bir evin kuru topraktan ibaret bahçesinde oynanacaktı. Mahallenin çocukları gelip yerlerini almışlar, oyunun başlamasını bekliyordu. O sırada mahallenin aşağılarından davul-zurna seslerinin geldiğini fark ettim. Nişan töreni yapılıyormuş. Gidip nişan sahipleriyle konuşuldu, müziğin kesilmesi rica edildi. Nişanın yarım saat sonra biteceği haberi gelince beklemeye başladık. Aldı beni bir kaygı. Nasıl oynanacak diye tasalandım ve etrafıma baktım. İlke gayet rahat bir şekilde küçük bir kızcağıza el ilanlarını nasıl dağıtacağını anlatıyor. Oğuz fotoğraf çekiyor. Merve gülümsüyor. Suzan yanındakilerle sohbet ediyor. “Ben de rahatlayayım, her şey normalmiş gibi davranayım” dedim kendi kendime. O sırada yetişkin seyircilerden biri yanında getirdiği bir kese kâğıdı içindeki çekirdeği çevresindeki çocuklara dağıtmaya başladı. O an kalbim sıkıştı. Neyseki sonra vazgeçti, çocuklara çekirdeği oyundan sonra vereceğini söyledi. Ama az da olsa elindeki çekirdekleri çıtlatmaya başladı bizim ufaklıklar.

Oyun başladı. Erdem’in yüksek enerji dolduğu her kısım karşılık buldu: korktular ve güldüler. Gülüşleri, o anki etki alanına girebildiklerini göstermez mi? Çocuklar bir şeye gülüyorsa, o şeyin dikkatlerini yoğun bir şekilde çektiğinin işaretidir bu durum. Oyun ilerledikçe çocukların ilgisi arttı, sahneye daha çok yaklaştılar, gözleri daha çok açıldı. Ayağa kalkanlara müdahale etmek imkânsızdı. Çünkü zamanı gelince kendileri oturup zaten izleyeceklerdi. Oyun ilerledi, onlar sahneye yaklaştılar. Oyun bitti, Erdem selam verdi ve sahneden çekildi. Bütün çocuklar bir anda siyah muşambanın üstüne doluştu. Hepsi sahnede kalan birkaç parça tebeşiri kapmış Erdem’in taklidini yapıyordu. Bundan daha keyifli bir şey yoktu sanki onlar için. Benim için de onları izlemekten ötesi yoktu.

Tiyatro ve toplumsal muhalefet konusu son zamanlarda yine aklıma düşmüştü. Çünkü grupta sunum yapmak üzere araştırma yaparken başka grupların tiyatro pratiklerini inceleme şansı bulmuştum ve tiyatronun başkaldırıdan doğduğunu ifade eden beylik laflarla karşılaşmıştım. Varoluşlarının temelinde muhalefet olan birçok grup vardı. Peki, Türkiye’de muhalefet eden bir tiyatro olabilir mi, olursa nasıl olur? Bunları düşünürken Diyarbakır’da oynanan “Ben Pierre...“ oyunun benim için çok anlamlı bir yerde durduğunu fark ettim. Konsantrasyonu bozan, bırakın oynamayı, izlemenin bile engellendiği bir ortamda, sürekli kımıldayan ve ses çıkaran bir kitlenin içinde oyun oynamaya çalışmak ne demek? Erdem bunu yapmak zorunda değildi. Celal bu riski almayabilirdi. Ama orada o oyunun sergilenebilmesinde politik bir duruş olduğunu fark ediyorum şu an. Oradaki çocuklarla tiyatral bir ortam paylaşmak, koşullar hiç uygun olmasa bile bu ortamı yaratmaya çalışmak bana politik bir anlam ifade ediyor şimdi düşününce.




Diyarbakýr turnesi fotoðraflarý