|
Diyarbakır, Pierre Rivière ve Çocuklar - Gülçin Yücel, Haziran 2008
Pierre Rivière’i Diyarbakır’da Diyarbakırlılarla izleyeceğim için gerçekten çok heyecanlıydım. Diyarbakır’ı, Mardin’i, Hasankeyf’i gördükten sonra bu heyecanım daha da arttı. Pierre Rivière’i anlatmadan önce Diyarbakır’dan bahsetmemek, bu güzel ve büyülü şehre haksızlık olur doğrusu. Gerçekten de bu şehirden büyülenmiştim; köklü tarihi, şiir gibi doğası ve tabii ki misafirperver, mert insanları. Bu etkinin bu kadar fazla olmasının bir nedeni de beklenmedik olmasıydı. Bu diyarlar henüz turistikleştirilmiş, paket programlar halinde gözümü gözümüze sokulmamış olduğundan ben ve benim gibi birçok kişi tarafından bilinmiyor tabii.
Turistik bir yere beklentiler, hayallerle gidersiniz. Ancak gidince gördüğünüz manzaranın tanıtım fotoğraflarıyla alakası yoktur. Hele hele arka plandaki, size kucak açmış, gülücük saçan insanlardan eser yoktur. Bu yerlerde sadece ve sadece para konuşur. Her şey paketlenmiş bir şekilde size sunulmakta yani satılmaktadır. Her şeyin en adisi, en yüksek fiyattan satılmaktadır. Bu yerlerden kazıklanmış olmanıza ve buraların bazı insanlarca zapt edilmiş olmasına üzülerek dönersiniz; yani en azından ben dönerim. Ama Diyarbakır’da da, Mardin’de de bunun tam tersi bir deneyim yaşadım. Kendi halinde, sizi sessiz sedasız bekleyen inanılmaz güzellikler var oralarda. Misal, Diyarbakır’da daracık ve köhne bir sokakta dolaşırken kapının birinde bir kilise tabelası görüyorsunuz, kapıyı çalıp açmalarını bekliyorsunuz. Ev sakinlerinin çocukları kapıyı açıyor ve sizi kiliseye doğru götürüyor. İşte o anda, o kendi halindeki yerden beklenmeyecek kadar ihtişamlı ve tarihi bir yapı ile karşı karşıya geliyorsunuz. Alice’in bir anda kendini harikalar diyarında bulması gibi... Bunun gibi bir sürü an yaşamak mümkün. Ve bu yerlerde para sadece bir detay. Ayıp bir şey paradan konuşmak, talep etmek; parayı peşin alıyoruzcuların tersine.
Aslında konumuz Diyarbakır’daki Pierre Rivière’di; bu sadece oyuna gelmeden önceki duygularımı anlatan bir parantezdi, ama çok uzadı. O yüzden oyuna Diyarbakır’dan çok etkilenmiş ve bu şehre hayran kalmış olarak geldim diyeyim ve bitireyim.
Oyunun oynandığı mekân çok ilginçti, Diyarbakır’ın fakir mahallerinden birinde oturan yaşlı bir teyzenin bahçesiydi. Aslında oyunun burada oynanması tamamen şans eseri gelişmiş. Celal ve Erdem, oyun için ayarlanan basket sahasını görmeye giderken, teyzenin bahçesinin önünden geçmişler. Ne güzel bir mekân diye içlerinden geçirip, teyzeyle konuşmuşlar. Pek misafirperver ve iyi niyetli teyze kapılarını tereddüt etmeden açmış.
Oyun günü oraya gittiğimizde hazırlıklar tamamlanmıştı; seyirciler oyun için bekliyordu. İlginç olan seyircilerin profiliydi; 3-12 yaş arasında yaklaşık kırk çocuk bahçeyi doldurmuştu. Hepsi de çok güzel çocuklardı; büyük bir mutluluk ve heyecanla oyunu bekliyor, bir yandan da seyircilere program dergisi dağıtarak bize yardımcı olmaya çalışıyorlardı. Oyunu onlarla birlikte izleyeceğim için çok heyecanlıydım, ancak biraz da endişeliydim. Sonuçta onlar çocuktu. Bir saat boyunca sessizce oturup oyunu izlemeleri, hele de oyunun konusunun ağırlığı düşünülünce, çok olası bir durum değildi. Erdem’in işi çok zordu, onun yerinde olmadığıma sevinmiştim doğrusu. Ben bu düşünceler içindeyken oyun başladı. Oyunu izlerken, aslında Pierre’in de onlar gibi yoksul bir mahallede yaşamış, potansiyelini gerçekleştirememiş bahtsız bir çocuk olduğunu düşündüm. Bu düşünce içime oturdu doğrusu; bu kadar sıcak, güzel ve bu kadar kolay mutlu olan bu çocukların kaderinin bu olma ihtimali çok üzücüydü...
Çocuklar, beklediğimin aksine oyunu sessizce ve büyük bir ilgiyle izlediler, çoğu zaman da gülerek katıldılar. Tabii sonlara doğru kıpırdanmalar başladı. Hatta en küçüklerden biri, sahneye girip Erdem’in arkasından onun yaptığı gibi yazı yazmaya bile çalıştı. Çocukların bu müdahalelerine, bahçenin etrafından dolaşan ve bazen de rol çalan eşeğe rağmen Erdem şaşılacak bir kontrol/konsantrasyon ile oyunu tamamladı. Ancak, oyuna ve bence tüm geziye damgasını vuran en büyük şey, oyun biter bitmez çocukların sahneye kendilerini atmalarıydı. Sahnede bir anda bir sürü Pierre peyda olmuştu; çılgıncasına Erdem’in yaptığı gibi bir şeyler karalıyorlardı. Artık oyun bittiği için biz de rahatlamıştık, yakaladıklarımızı sıkıştırıp öpüyorduk.
Gitme zamanı gelmişti, eşyalarımızı toparlayıp çocukların eşliğinde oradan ayrıldık. O güzel gülüşleri gözümün önünden uzun süre gitmedi. Umarım onların yüzünden de hiç eksik olmaz.
Diyarbakýr turnesi fotoðraflarý
|