Büyüt Küçült

İznik Kampı - Çalışma Günlükleri - Murat Kürtün

Sabah, sıcak, bütün gece sinek vardı, dizkapaklarıma kadar birşey (çoğuna göre bu pire) tarafından yenmişim.
- Horladım mı acaba? Neyse ikinci kattayım, duymamışlardır. Çok kaşınıyor, nerde bu böcek ısırığına iyi gelen ilaç...
Tuvalet önü, sıra, kimi içeride kimileri de önünde diş fırçalamakla meşgul
- Yetmiyor tek tuvalet, diğeri de akıtıyor. Ayrıca insanlar kapının dibinde; yapamam!
Herkes heyecanlı, ama bazıları belli etmiyor. Neyse güneş çıkmadan yakacak yüksekliğe başlayalım çalışmaya. Güneşe selam önce, on bilemedin yirmi tekrar
- Bu hareketi bir türlü sevemedim, neyse ısıtayım kasları.
Gülden;
- Elimizde dört temel hareket var. Bunlar.... İşte bunlar. Şimdi bu hareketleri temel alarak doğaçlamaya çalışalım.
Boynumuzu çevirme, omuzları çevirme, bel çevirme ve dizleri çevirme.
Düşünüyorum;
- Doğaçlama, bu hareketleri temel alarak? Hepsini ardarda yada birlikte yaparsam birşey olur belki... olmuyor!
Hareket doğaçlama ama dört temel hareket var?
- Mühendisim ben ondandır!”
diye düşünmeden edemiyorum. Erdem ipucu veriyor;
- Kendinize ait kılın hareketi (tam olarak cümle bu olmayabilir).
- Verdiği hareketlerin biraz dışına çıkalım... Oluyor gibi?
İstanbul’da da bu hareket doğaçlamalarını pek beceremezdim. Demek ki havasından suyundan değilmiş. Başka bir sebep olmalı. Başka bir yerlerde aramak lazım galiba bu “yaratım sürecinin” inceliklerini ve yollarını. Bence (hiç becerememiş olsamda); bu ancak tam bir konsantrasyonla sağlanabilir. Kendini bırakma ve riske atma gibi cümleler buna karşılık gelebilir belki de. Benim gibi garantici bir mühendis için biraz zor bir durum, ama olacak birgün... İnşallah.
- Bitti.
diyor birses, ortalıkta bir koşuşturma? Kahvaltı!
- Kahvaltı sırası kimdeydi? Bal nerede? Beyaz peynir? Çikolata kalmamış. Kaşarlar sayılı, biri dağıtsın onları.
- Ben domates yerine kaşar alabilir miyim?
- Arkadaşlar takas işleri masada yapılsın.
Kerem zetinyağı severmiş kahvaltıda. Her sabah mutlaka yermiş. Yazlıktan hatıra bu adet ona. Bende çaysız yapamam.
- Büyük bardak alayım da tadına varayım çayın...
- Hadi kahvaltı hazır!
Göldekiler bilirler kahvaltı vaktini. Ne kadar da yaşamışız farkında olmadan yanyana. Aynı evde olmasa bile. Tahammül sınırları üst seviyede. Herkes bırakıyor bir parçasını kapının dışına. Dönerken alınır mı bilemem ama.
Şekerleme vakti kahvaltı ardından. Bu sıcakta eriyor şekerler, sineklerde sever şekerleri.
Okuma vakti.
- Haydi kim var içeride? Savaşı kaldırın, uyuyordu içeride.
Nietsche”den “Tragedyanın Doğuşu”. Ağır metin, çeviri daha da ağır. İyi ki Kerem var, anlatıyor inceden, İlke yandan destek veriyor orjinal metnin ingilizce çevirisinden (Savaş da İngilizceden takip ediyor).
- Apolloncu ve Dionususçu? Biri dağıtıyor biri topluyor... Anlamadım galiba! Hay allah! Bir de sözlük olsaydı daha kolay olacaktı!
Okuma bitti, şimdi akşam çalışması vakti. Çimlere gidiyoruz. Ben yine söyleniyorum
- Bu çimlerde bir şey var ne zaman yer hareketi yapsak kaşınıyorum.
Bir yandan da yandaş arıyorum;
- Değil mi Efe?
- Evet var birşeyler.
Gülden’le başlıyoruz; dört temel hareket var yine. Sabahki durum yine hasıl oldu bende. Erdem yetişiyor uzaklardan;
- Şimdi dizlerinizi hafif kırın. Belden üstünüzü kıpırdatmadan (her iki eksende) yürümeye çalışalım.
Yürü, yürü, yürü... oluyor galiba! Bacaklarımı hisetmiyorum.
- Saçmalama, yoruldun sadece... hay allah. Galiba sadece konsantrasyonla olmayacak. Var bir incelik demek ki. Denge! Sabit bir yere bakarsam ve kendimi ona göre kontrol edersem... neden olmasın.
Demek ki sadece konsantrasyon değilmiş. Konsantrasyon; tehlikeli sular demek benim için. Fazla açılırsam boğulabilirim gibi geliyor. Evet, konsatrasyon ama aynı zamanda tam bir uyanıklık ve farkındalık.
Celal geliyor;
- Dizler aynı biçimde, kalçayı ileri geri sallamaya başlıyoruz. Mümkün olduğunca hızlı. Konsantre olun.
On, yirmi derken yarım saat oldu galiba. Bakıyorum kalçama sallıyormuyum diye. Evet sallıyorum. Ama farkında değilim artık salladığımın. Böyle trad çalışılabilir mi acaba? Yapanlar varmış Yunanistan’da, bir sohbette çalındıydı böyle birşey kulağıma.
- Tamam. Beş dakika su ve tişört arası.
Savaş’ı görüyorum, göl kenarına gidiyor, yaklaşıyorum;
- Var mı birşey?
Sus işareti yapıyor eliyle
- Bak, yılan balık yiyor...
Güzel diye düşünüyorum, ilk defa canlı görüyorum bu doğa olayını, ama ben bu hayvanla aynı sularda yüzüyorum. Beni yutamaz ama, büyük gelirim biraz.
Toplanıyoruz tekrardan. Ses çalışması, tınlatıcıları keşfedeceğiz. Zorlanıyor herkes. Bugüne kadar sesin; ağzımızdan çıkan havanın dil, ağız boşluğu, diş ve dudaklarımızın yardımıyla aldığı şekil oluğunu sanıyorduk. Şimdi ise sesin biz duyana kadar nerelerden gelip geçtiğini bulmaya çalışıyoruz. “Grotowski’ nin bir öğrencisi ensesini tınlatarak kibrit söndürüyormuş” efsanesi geliyor aklıma. Ben daha enseyi tınlatamadım, alındayım henüz.
İşte keşif başlıyor; “göbeği serbest bırak, kafanı hafif kaldır, gırtlağı iyice aç. Nefesini gırtlak ile değil diyafram (ya da karın kası) ile kontrol et”. Hepsini yaptıktan sonra yavaşça diyafram - yada karın kası, göbek herneresiyse artık – havayı yeteri kadar ittir dışarı doğru. Gırtlak tepki veriyor, alışmışız bir kere, olacak, ha gayret! Bir saat kadar oldu, gırtlağım ağrımıyor, sanırım olacak. Ama bunu, her defasında, özelliklede sahnede, bu şekilde bir konsatrasyon ile mi yapacağız? Tabi ki hayır. Bu çalışmalar da onun için. Bu sürece;
- Yeni bir dil öğrenmeye çalışıyoruz.
dedi Celal.
Sanırım vücudumuz yeni bir dil öğreniyor. Ses artık oyuncunun sahne üstünde kullandığı enstrumanlarından biri değil, sadece kendi başına bir oyuncu... Yoksa başka birşey mi?
- Tamam, bir su arası verelim, fazla içmeyin, sigara da içmeyin tabi ki.
- Savaş, göl kenarında birşey varmı?
- Yok.
Arkadan bir ses;
- Başlıyoruz...
Şimdi ikili gruplara ayrıldık, Antigone’den koro bölümleri çalışacağız. İpucu yok. Yapılanlardan uygun görülenler yarın için ipucu olacak bizlere. Önce seslerin birbirleriyle uyumlu olması lazım, kısa bir ses antremanı yapıyoruz ortağımla;
- Bir ses ver ben onu bulmaya çalışayım... evet oluyor gibi...
- Ama ben orada bunu mu düşüneyim, repliklerimi, yoksa yapacağımız kareografiyimi? Kesin unuturum.
- Biraz daha temrin yapalım o zaman. Şimdi ben bir ses vereyim sen bulmaya çalış.
Akord tutmuyor bizim ikili!
Kasılıp kalıyoruz. Her repliğe bir hareket bulmaya başladık. Farkındayız. Bu da bizim çalışmanın daha başlamadan bitmesi demek. Başka bir şey gelmiyor aklımıza.
- Hay allah, abuk subuk birşey olmasın istiyorum.
Fazla deneme yapamıyoruz, çıkan şey ise pekte iç açıcı olmuyor tabi ki. Riske atmıyoruz kendimizi. Korkutuyor çalışmanın gideceği yön. Tehlikeli sular bunlar demiştim ben.
Gece, göl kenarı, Savaş bam teline dokunuyor sazın, dolunay var, yıldızlı bir gece, suda tek bir hareket yok. İlke ve Sezin Sezen Aksu’ dan bir parça tınlatıyorlar, Efe, bizim ve gökyüzünün fotoğraflarını çekiyor, duygu ve Dilan kurulmuşlar bir köşeye bir şeyler konuşuyorlar (kamp boyunca o köşeden kalkmadılar), Zehra uzaklara bakıyor, Gülden Savaş”ı izliyor, Senem Erdem Celal Kerem gökyüzünde zühre* yıldızını arıyorlar, ben de yılan arıyorum gölde. Ne demişler “Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır”. Yılan felan yok. Savaş yanlış nota çalıyorsun, konsantre ol biraz, yılan göreceğiz diye ağaç olduk burada.
Yeni bir yol bu bizim girdiğimiz. Daha başındayız, sonu nerede bilen yok, yada sonuna kadar gittim diyen de yok. Artık yeni bir dönem başlıyor. Vücut çalışması, ses çalışması gibi durumlar yeniden şekilleniyor kafalarda (öyle olması da gerekiyor). Farklı yaklaşmak gerekiyor artık sese, vücuda ve oyunculuğa...
HiÇ biR ŞEy EsKiSi Gibİ OlmAYaCak...

Murat Kürtün
09-08-2006
* Bazı yörelerde Zöhre’ de denir. Venüs anlamındaki arapca sözcük. Ayrıca Yunan mitolojisinde venüs kadını ve dişiliği simgelediği için, bu sözcükte Arap ve Arap etkisi altındaki kültürlerde aynı işlevi görür.