Tehlikeli Oyunlar (Seyyar Sahne-2009)
Yazılar
ODTÜ Tiyatro Şenliği Notları - Ilgaz ULUSOY (01.06.2009)
(1 Mayıs 2009’da ODTÜ Tiyatro Şenliği'nde yapılan ilk gösterimden sonraki söyleşi notları. Notları alan: Ilgaz Ulusoy.)
Soru: Romanı oyunlaştırma sürecinden bahseder misiniz?
Celal: Özel bir oyunlaştırma projesi değildi. Oğuz Atay’ın metniyle çalıştık demek daha doğru olur. Sizden soru yoksa ben sorayım: Romanı bilenler, daha önce okuma fırsatını bulanlar nasıl bir beklentiyle geldiler?
Roman üzerine tez yazan biri: Çok beğendim.
Başka bir seyirci: Ben romanı değil, Seyyar Sahne’nin metnini okudum. Eğlenceli olacağını tahmin ediyordum, öyle de olmuş.
Celal: Peki çok uzun bulan oldu mu?
Oğuz: Onlar burada değil zaten. Oyunun yarısında çıktılar. (Gülüşmeler)
Sercan: Tekniği o kadar merak ediyorum ki dramaturgiye gelemiyorum. Sahnede hayat hikâyesini teatral bir şekilde anlatan birini görüyoruz. (Erdem’e) Bu arada diyet uyguladınız mı? Zayıflamışsınız.
Erdem: Saç ve sakallardan kafa kocamanlaştı, vücut zayıflamış gibi görünüyor. (Gülüşmeler)
Celal: Bu sene Seyyar Sahne çeşitli gruplara ayrıldı. Herkes çalışmak istediği kişilerle çalıştı. Aslında şu an karşınızda Seyyar Sahne olarak değil, zamanları birbirine uyan üç arkadaş olarak duruyoruz. Geçen sene yönetmen ve oyuncular vurgusu vardı. Bu dengeyi oyunculardan yana bozmak istedik. Daha öncesinde bir Tanrı-yönetmen inancımız olduğunu anladım. Yönetmen, projeyi başlatan değil, ‘hâkime’ dönüşüyordu. Bu projede Oğuz’la birlikte hep başlatan, öneren olmayı yeğledik. Oyuncu önerimizde yanıt verdiği müddetçe ona yeni bir şey söyledik. Çok dışarıda da değildik fakat sınırları da daha belirginleştirdik.
Sercan: Çok iyi arkadaş olmanızın çok büyük önemi var bunları yapabilmeniz için.
Soru: Kitabı ne derece yansıttığınızı düşünüyorsunuz? Ben kitabı ve ilgili tüm incelemeleri okudum. Romanda acı veren, üzücü olaylar var. Bilge’yle, Sevgi’yle ilişkisi vs. ve bunlar sahnede komik yansıtılmış.
Celal: Biz tam da bu söylediklerinizi, acı verici Bilge Sevgi ilişkilerini azalttık. Çünkü Hikmet’i, Hikmet’teki boşluğu örttüğünü düşündük. Bunların melodramatik öğeler olduğunu düşündük. Kısacası, Hikmet’in varoluş bunalımını perdelediğini düşündüğümüz için bazı şeyleri atmayı tercih ettik.
Soru: Romanı okumamıştım. Sıkılmış yarıda bırakmıştım ama şimdi eve gidince okuyacağım. Şunu siz de hissettiniz mi; Hikmet karakteriyle yaşadığı ülke arasında bir benzerlik? Hikmet’in durumu, Türkiye’nin hali…
Celal: Romanda bu izleğin bulunduğunu biz de hissettik fakat demin söylemeye çalıştığımız gibi başka izleklerle bunun örtüldüğünü sezdik. Bu söylediğiniz metaforu daha görünür kılmaya çalıştık.
Oğuz: Zaten Oğuz Atay bu benzerlik halinin daha fazlasını yapmıyor, yapsaydı iyi bir roman olmazdı bence.
Seyirci: Tiyatro dersi gibi izledim oyununuzu. Işık, oyunculuk vs. 2,5 saat çok rahat izledim. Oyunculuk nasıl çalışıldı, salıncak fikri nasıl gelişti? Salıncağa bir anlam yüklediniz mi? Biz yükledik.
Erdem: Bu oyun olmuyor dediğim anlardan birinde çıktı salıncak fikri. Önceleri sandalye falan deniyordum. Celal, “Bu adam tehlikeli oyunlar oynamalı.” dedi, buradan da salıncakla tehlikeli oyunlar oynanabilir fikri çıktı. Ben kişisel olarak bir anlam yüklemedim. Güzel görünüyor.
Aynı seyirci: Evet salıncak güzel bir görsel öğe ama başka bir nesne mesela tırmık kullanılabilir miydi?
Celal: Olabilirdi. Gerçekten denerdiniz ve oluyor mu olmuyor mu diye dönüp bakardınız. Biz dönüp baktığımızda “Oluyor” demişiz ki devam etmişiz. İlk etapta bazı öneriler rastgele yapılabilir, fakat önerdikten sonar dönüp uygunluğunu çok sıkı bir şekilde kontrol etmek şartıyla.
Soru: Seyyar Sahne’nin oyun algısı adına… Çok bıçak sırtı bir şey izledik. Ortada bir ritüel vardı ve daha salona ilk girişte Seyyar Sahne’nin tiyatro anlayışı adına bir şeyler anladık. Oyuncuyu konumlandırdığınız şey/yer ne? Bir de Hikmet dışında canlandırılan karakterler daha tiplemeydi, bunun oyunculuk ilişkinizle alakası nedir?
Celal: Geçen sene hareketin doğasına yönelik pratik araştırmalar ve felsefe- siyaset okumaları yaptık. Oyuncuyu taklit yapan, imalatçı sanatçıdan çıkarmamız kanaatine vardık. Oyunculuğun kadim hastalığı teşhirciliğin kökeninde bu imalatçılık yatıyor diye düşündük. Oyuncuya kendi tinselliğini iade etmenin yollarını aradık. Ritüel tiyatro ya da post-modern tiyatronun bu mesele üzerinde ilerlediğini fark ettik. Biz ise biraz daha farklı bir yolda bulduk kendimizi; tiyatronun sanat olma halini iptal etmeye çalıştık. Ondaki eylem’i merkeze aldık.
Soru: “Vaiz”i izlediğimde, “Ben, Pierre Rivière…”den gelen bir oyunculuk anlayışının devamı mı diye sormuştum. Şimdi sahnede dekor, müzik vs. den bağımsız saf oyunculuk izledik. Oyuncu odaklı çalışmalara mı devam edeceksiniz, biz bundan sonra da benzer şeyler mi izleyeceğiz?
Celal: Nasıl devam edeceğimizi bilsek devam edecek gücü kendimizde bulamazdık herhalde.
Soru: Bundan önce nasıl oyunlar oynuyordunuz? Bu tür çalışmalara nasıl başladınız?
Erdem: 2005 senesinde mezun olmuş tiyatroculardık. O sırada “Cimri”yi oynuyorduk ve oyunun seviyesi gösterimler ilerledikçe düşmeye başlamıştı. “Mezun tiyatrosu yapıyoruz’” diyorduk ancak bunun gerektirdiği ustalığı oyunculuklarımızda gösteremiyorduk. Tam o sırada Thomas Richards’ın “Grotowski ile Fiziksel Eylemler Üzerine Çalışmak” adlı kitabında rastladığımız bir Doğu öğretisi bizim için açıcı oldu. Bu öğreti zanaatçıdaki/oyuncudaki gençlik çiçeğinin er geç solacağını, zanaatçının/oyuncunun o solmadan ustalık çiçeğini yetiştirmesi gerektiğini söylüyordu. Araştırmaya koyulduk. Grotowski’nin, Barba’nın ve Meyerhold’un yaptıklarına baktık. İşe yaptığımız “Vücut” çalışmalarının adını “Hareket” çalışması olarak değiştirmekle başladık. Her sene prodüksiyon çıkarma ezberinden kurtulduk. Bu süreçle birlikte teatral olmayan metinler üzerinde yoğunlaştık: “Ben, Pierre Rivière…”, “Vaiz”, “Tehlikeli Oyunlar” ve şu anda üzerinde çalıştığımız “Gılgamış” ve “Mektuplar”. Bu metinleri oyunlaştırmaya çalışmadık, yalnızca bir gösterime dönüştürdük her birini.
Soru: Oğuz Atay karakterleriyle aranızdaki ilişki nasıl?
Celal: Oğuz Atay’la lisede tanışmıştım. Tüm eserlerini bir solukta okuduğumu hatırlıyorum. Liseden hatırladığım, Oğuz Atay’ın bendeki romantikliği azdırmış olduğuydu. Şimdi baktığımda Oğuz Atay’ın romantik zihinlere hitap etme potansiyelinin yüksekliğinin yanında sıkı bir melodram ve romantizm düşmanı olduğunu görüyorum.
Soru: Seyirciyi nereye konumlandırıyorsunuz? Seyirciyle nasıl bir ilişki kurmak istiyorsunuz?
Celal: Aslında mesele bir tiyatro çalışmasında seyirciyle ilişkinin spontane olmak zorunda olduğunu anlamaktan ibaret diye düşünüyorum. Ya da şöyle söylemeli: seyirciyle ilişki çalışılamaz, sadece üzerine düşünülebilir bazı tahminler yapılabilir. Mesela şimdi siz deminki oyunun izleyicisiydiniz ama artık değilsiniz. Sadece tüm seyircilerin burada bu sohbet toplantısında olmamasından dolayı değil. İstisnasız tüm izleyiciler kalıp bizimle sohbet etseydi de yine siz seyirci olmazdınız şu an. Yani seyirci asla ele geçirilemeyecek bir ruh gibidir. Performans anında belirir ve ardından kaybolur. Seyirciyi kontrol edemeyeceğiniz hakikatini kabul etmeli.
|