Büyüt Küçült

DİNLEYENİN KALEMİNDEN BİRKAÇ BULUNTU - Oğuz ARICI



“Altın arayanlar çok kazarlar ama az bulurlar”
Herakleitos


Bir varmış bir yokmuş diye başlar anlatıcılar masallarına. Bir varmış bir yokmuş… Ama, bir yandan “var” eden bir yandan da “yok” eden o zaman diliminde dinleyiciler de vardır çoğu zaman; hem de, anlatıcıya rağmen, onun tüm yönlendirmelerine rağmen. Çünkü kulağına gelen sözlere az çok ilgi gösteren bir dinleyici, anlatıcı tarafından yeniden kurgulanan anlatının görece eksikliğinden rahatsızlık duyduğu için, onunla titiz bir yorumlama kavgasına girişmek zorunda hisseder kendini.

Bu durum, bir gösteriye dönüşen Dünyanın En Güzel Hikayesi için de böyledir. İzleyici, dile getirilemeyeni görüntüye dönüştürülemeyeni, kendi zihninde yeni baştan oluşturmak zorundadır. Birbiri üzerine eklemlenen hikayeciklerin her birinin -ya da tümünün birden- kendi kurgusundaki izdüşümünü hesap ederek, sonunda en güzel hikayenin yazarlığını, anlatıcılığını, meddahlığını kendi beden yaşantısında test eder. Burada hikaye konuşur, koşturur, bağırır, çağırır, adam öldürür, rakı içer, zeytin yer, şarkı söyler, merak eder; ama en önemlisi dinleyen de öyledir. Dinleyenin temel düşüncesi anlatıcıyla empati kurmak, kendini onun yerine koymak değildir, onun asıl arzusu hikayelerin kahramanlığına soyunmaktır, oradaki karakterlerle özdeşleşmektir. “Dünyanın en güzel hikayesi”nde aktif olarak yer almak ister. Ancak şaşırtıcı bir yer değiştirmeyle anlatıcının kahramanlığına sürüklenir. Çünkü tüm hikayeler kendi içeriklerinden, kronolojilerinden ve karakterlerinden bağımsız bir varlık haline bürünürler. Belki de izleyici “Dünyanın En Güzel Hikayesi”nin bir hikaye olmamak için direndiğinin farkına varır: Sanki hikayelerin her biri, anlatıcının ve dinleyicinin kontrolünden çıkarak “var eden” ve “yok eden”ler arasında kendine ait bir yer bulmaya çalışmaktadır.

Bir hikaye nasıl olur da anlatıcının iktidarını kırarak bağımsız bir varlığa dönüşebilir? Şüphesiz ki bu, şiirsel bir varsayım olabilir ancak. Dünyanın En güzel Hikayesi’nin bizde uyandırdığı bir histen öte bir gerçekliği yoktur. Ama hikayeler, bütün bunları doğrulamak istermişçesine zaman ve mekanı askıya almaya çalışırlar. “O an ve orada” olmanın dışında bir başka göstergeye, başka bir manzaraya atıfta bulunmazlar. Hikayelerin tek tek her biri böyle bir eğilimi sezinlediği an gözden kaybolmaktadır sanki. Ve tüm bu hikayeleri sahnede yeniden kurgulayan ekip, bu kayboluş bilmecesinin çözümünü dinleyenin alıntılamasına bırakmayı yeğlemiştir. Kim bilir, belki de bu alıntılama yeni bir dilin, anlatan ve dinleyen arasında kurulacak yeni bir iletişimin ilk mütevazı adımı olabilir.

Bütün bunlara ek olarak söylenmesi gereken bir şey daha var: “Dünyanın En Güzel Hikayesi” yaşamın nadide anılarından oluşma bir seçki değildir, bu yüzden de naif bir karakteri vardır. Ama başka bir açıdan bakıldığında bu naif karakterin yanında, oyunda trajik bir yan da vardır denebilir. Anlatan, aktaran insanın trajedisi. Dünyanın en güzel hikayesini anlatmaya yeltenen, bununla böbürlenen, belki de sırf bu yüzden hikaye tanrılarını (gelmiş geçmiş tüm meddahların, oyuncuların, dengbejlerin ve büyükannelerin ruhlarını) kızdırmış, başına bir felaketin geleceğini görmeden –ve üstelik kim olduğunu bilmeden, ve kimsenin de bilmediği- bazen Cevat bazen de Roger bedenlerine bürünmeye çalışan ama sonunda hikayelerin ona ördüğü kadere yenik düşen bir kahraman sembolünün trajedisi...

“Dünyanın En Güzel Hikayesi” kafamızdaki bitler gibi küçük ama zararsız şeylerden görüp yakaladıklarımızdan oluşur. Göremeyip yakalayamadıklarımız ise bizle birlikte yaşamaya devam edecekler.