|
|
Gülünç Tiyatrocular - Gülünç Kibarlar” Kadrosu Üzerine Birkaç Not - Kerem Eksen - Aralık 2001“Gülünç Kibarlar” oyununun çalışma sürecinin birçok bakımdan ayrıntılı bir analizi hak ettiği söylenebilir. Oyunun prova sürecinde, bir grubun (Seyyar Sahne) doğum sancılarına, bir diğerinin de (İTÜMT) düzenli bir yarı-profesyonel tiyatro pratiğini oturtma çabalarına tanık olduk (ya da olmalıydık). Bu süreçlerin nasıl atlatıldığı, grupların nasıl bir yol kat ettiği, elbette ki üzerine uzun uzun düşünülmesi gereken konular. Ancak ben bu yazıda bu meşakkatli işe girişmeyeceğim. Benim buradaki tek amacım, Seyyar Sahne grubunun bir üyesi ve Gülünç Kibarlar’ın yönetmeni olarak, kafamda provalar süresince şekillenen, ikinci temsilde berraklaşan ve bence üçüncü oyun beklenmeden gündeme alınması gereken bazı noktaları dile getirmektir. Bu aşamada, mümkün olduğunca kısa ve öz olmaya çalışacağım: 1. Özelde tiyatro sanatıyla, genelde sanatla kurduğumuz ilişkinin üzerine hiç titremediğimizi düşünüyorum. Kendimizi “sanatçı” diye adlandırmaktan çekindiğimizi, bunun da sadece mütavazilikle değil, bir tür korkuyla ilintili olduğunu düşünüyorum. Yaptığımız işin “sanat” olduğunu, narsisizmin derin kuyularından ne kadar uzak durmaya çalışsak da sanat yaparak eninde sonunda bir şeylerin “derinlerine” nüfuz etmek isteğiyle hareket ettiğimizi unutmak istiyoruz. Ancak bu bastırmanın ve korkunun kaynağını kişiliğimizin derinliklerinde, çocukluk günlerimizde vb. değil, hayatla kurduğumuz ilişkide ve bu ilişkileri şekillendiren orta sınıf saiklerimizde aramak durumundayız (bkz. 3. madde). Yaptığımız işi gündelik hayatın kalbine yerleştiriyoruz, buraya kadar her şey yolunda. Ancak işin (yani sanatın) kendisinin de herhangi bir gündelik etkinlikten ibaret olduğuna inanmak istiyoruz. Dikişçi, organizatör, belagatçi vb. olma konusunda zaman zaman gösterdiğimiz enerjiyi sanat alanında göstermekten kaçmamızın tembellikle değil bu korkuyla açıklanabileceğini düşünüyorum. 2. Bir an için yukarıdaki “sanat” tartışmasını bir kenara koyalım ve yaptığımız işin her şeyiyle bir “zanaat” olduğunu kabul edelim. Açıkçası zaman zaman yaptığımız işe bir zanaatkâr özeni göstermediğimizi düşünüyorum. Gelen seyircilerin birer müşteri olduğunu düşünelim –ki öyleler-, dürüst bir tüccarın müşterisine gösterdiği saygıyı bile kendi seyircimizden esirgediğimizi düşünüyorum. Türkiye’deki birçok grubun ancak rüyasında görebileceği olanaklara sahibiz: profesyonel bir salonu düşük bir ücretle kullanabiliyor, yurtdışına turne düzenleyebiliyor, çalışma mekânı problemi yaşamadan prova yapabiliyoruz. Ancak ayağımıza kadar gelen seyirciye, üzerinde muhtelif nüktelerimizi test edebileceğimiz bir denek grubu muamelesi yapmaktan kaçınmıyoruz. “Biz çalışırken çok güldük, bakalım onlar da gülecek mi?” ya da “Dur biraz daha komik olayım, üç güldürüyorken beş güldüreyim.” diyiveriyor, işin kötüsü kendimizi fena halde ele veriyoruz. 3. “Neden tiyatro?” şeklinde özetlenen o klişe sorudan –görünürde- kaçıyoruz. Öte yandan, çok sıkıştığımızda (ya da gündelik hayat bizi sıkıştırdığında) soruya uygun yanıtlar buluveriyoruz: “Şimdilik işlerimi fazla engellemediği için tiyatro”, “Arkadaşlarım burada olduğu için tiyatro”, “Gülüp eğlendiğim için tiyatro” vs. vs... Bunların hepsi tiyatro yapmak için kısmi nedenler olabilir. Ancak bu soruyu içinde yaşadığımız dünyayla, mensubu bulunduğumuz sınıf ve onun hayat tarzıyla, kısacası akıp giden hayatla ilintilendirmeye çalışmıyoruz. Tiyatro faaliyetini bünyemize katıp onu normalleştiriyor, zamanla tiyatronun “ben buradayım, benimle ilgilenin” demesinden rahatsız olur hale geliyoruz. Dahası, tiyatrodan şikayetçi olmaya başlıyoruz. Şöyle bir benzetme yapalım: tiyatroyla ilişkimiz, yirmi yılı devirmiş birçok çiftin ilişkisine benziyor. Ona “Sana karşı eski heyecanı duymuyorum, bari yememe içmeme karışma, başımda vıdı vıdı etme” diyoruz. Böylece tiyatroyu günlük planlamamız içinde bir kalem haline getirip, onu süregiden hayatımızın içine katıyor ve asimile etmeye çalışıyoruz. Sözün özü: tiyatrodan konuşurken, genel anlamda “politik” bir argümantasyona gitmekte zorlanıyoruz. Bu üç noktayı kısaca “sanat karşısında korku”, “seyirci karşısında pişkinlik”, “hayat karşısında apolitiklik” diye özetleyebiliriz sanıyorum. Noktalar çoğaltılabilir, konuştukça da çoğalacaktır. Ancak bu noktaların ferah zamanda tartışılacak ferah konular olmadığına, hemen şimdi üzerinde durulması gerektiğine inanıyorum. Aksi takdirde, “Gülünç Kibarlar” oyununun prömyerindeki o mutluluk tablosunu bir daha yakalayamayacağımızı, kariyerimize birtakım “gülünç tiyatrocular” olarak devam edeceğimizi düşünüyorum. |